Üniversitelerimizin içler acısı durumu

Akademi dünyasında çok özel bilim insanlarına sahip olan ülkemiz ne yazık ki çok özel olduğu kadar çok da az bir potansiyeli barındırmakta. Şöyle ki, Türk üniversitelerinin kalite bakımından dünya ile yarışır bir hale gelmesi uzun bir süre alacak gibi. 2006 yılında Newsweek Dergisi raporu ve Çin Shanghai Jiao Tong Üniversitesi'nin yaptığı bilimsel araştırmada kaliteli eğitim ve araştırma ortamı sunan üniversiteler listesinde hiç bir üniversitemiz yer alamadı.[1] Bu en başta YÖK, sonrasında üniversite çevrelerimiz ve devletimiz açısından utanç verici bir durumdur. Aynı listenin 2007 yılı sonuçlarına göre 1[2], 2008 yılında ise 4 üniversitemiz listeye son sıralardan dahil olarak başarı! yakaladı[3]. Hani ÖSS listelerinin en başındaki Boğaziçi, ODTÜ, EGE, İTÜ, İÜ, Hacettepe vs. gibi kurumlarımız dünya genelinde vasat eğitim veren okullar sınıfında.

Ortaya çıkan durum aslında çok vahim bir sonuç. Sebepleri ise aslında çok yönlü ilk başta kurumsal bir de bireysel etkenler iç içe. YÖK'ün varlığı ile sadece devleti korumak için organize edilmiş ve devlet için öğretim veren bir kurum haline gelmiş bir yükseköğretim sistemi neydana gelmiştir. Rejim bilimin önüne geçmiş, akademik çevreler de rejimin neferi olmuştur.

Dikkat edilirse akademisyenlerin oluşturduğu sivil toplum oluşumlarının sesleri sadece rejim üzerine organize bir hal almakta. Bireysel olarak da yükseköğrenim görmüş bir çok kişinin de yaşadığı gibi akademisyenlerin büyük bir çoğunluğu lise öğretmenlerinin seviyesinde bir eğitim vermekteler. Özerkliğinde verdiği artı güçle not korkusu üzerine inşa edilmiş bir fakülte hayatını yaşayan nesillerimiz sadece ders geçme ekseni bir bakış ve test sınavlarına hazırlanan bir mantalite kökleşmiştir.

Sadece derslere girmeyi bir meziyet, sınav yapmayı bir ayrıcalık, yaz okullarında arabasını değiştirmeyi bir nimet olarak gören anlayışı bir çok üniversitemizde görmek mümkün. Derslerde siz ne anlarsınız, siz ne bilirsiniz diyerek öğrencileri aşağılayan anlayış, ellerindeki fidanların birer hamur olduğunu, eğer isterlerse o hamurun ellerinde hangi şekillere bürünebileceğinin ya farkında değil ya da işlerine gelmiyor.

Hazırlayacağı bir makale için ya da bitireceği bir doktora tezi için neyi ne için araştırdığını bile bilmeden öğrencilerini görevlendirip makale bulmaları, kaynak fotokopisi çektirmeleri ya da anket yaptırmaları karşılığında da ödev notu olarak "100" vadetmeyi kendine yakıştıran zihniyetler var bu ülkede. Bu işi ne için yaptırdığı sonra ortaya çıksa da yüzleri kızarmıyor bu aymazların. Ne eserinde emeği geçen öğrencilere yer verirler ne de bir teşekkür. Yap benim işimi al notu hesabı yani. Evet, bu zihniyetler var üniversitelerimizde. Yetişmiş beyinlerin ahlaksızca erdemsizce davrandığı bir toplumda eğitim ve öğrenim görmemiş bireylerin her yaptığı olumsuz eylemler vaciptir.

Bu konuda Eski Tüm Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı Prof.Dr.Tahir Hatipoğlu'na kulak verelim:

"Bilimsel yayınlarda son yıllarda Türkiye'de düşüş başladı. Akademik çalışmalar sadece yükselme için yapılıyor. Doçent, profesör olan bilimsel çalışmayı bırakıyor. Akademisyenler tamamen siyasete ve paraya yöneldi. Yaz okulu, kış okulu, bütünleme parası, ek ders ücreti gibi konulara yöneldiler. Moral yok. Üniversiteler bana göre bitmiştir. Öğretim üyesinin mutlaka bir siyasi görüşü olur, ancak kurum olarak siyasallaşma var. Birey önemli değil; ama 5-6 yıldır üniversite kurumu siyasallaştı. Bu da üniversitelere büyük zarar veriyor. Özellikle hükümetle bağlantıların kurulmasında büyük bir engel var. Bu da çalışanları mağdur ediyor. Bunun düzeltilmesi gerekiyor"[4].

Bir de şöyle bir anlayış mevcut akademik çevrelerde. Kardeşim burası üniversite hoca anlatır gider araştıracak olan sensin. Sen hocayı zorlayacaksın. Hocayı zorlamak başka öğrenciye altyapıyı vermek ona bir vizyon kazandırmak başka. Yani sapla saman karışmakta, karıştırılmakta.

Türkiye'de 127 üniversite bulunmakta[5]. Son 50 yılda kaç hükümet programında imzaları ya da organize tepkileri olduğunu sanırım söylemeye gerek yok. Yanıt her zaman hazır maalesef. Hükümet bize sormuyor ki... Rejim diye bayrak açarken kim kime sorup da organize oluyor? sorusu verilen hazır cevabın arkasından zihinlerde oluşabilmekte.

Vakıf üniversitelerimizde devlet üniversitelerine nazaran daha aktif bilimsel çalışmalar göze çarpmakta. Zaten rahat çalışma ortamı arayan, emeğinin karşılığını görmek isteyen akademisyenler de bu üniversiteleri tercih etmekte. "Aydınlanmayan toplum yığınlarının akın ettiği büyük şehirlerdeki devlet üniversitleri de kendileri toplumu aydınlatmaları gerekirken, ne yazık ki yerleşkelerini savunur bir hâl almak zorunda kalmışlardır. Bu savunma pozisyonundan kurtulup, daha aktif bir hale gelmeleri ise kabul etmek gerekir ki oldukça zorlu bir süreci gerektirmiştir/gerektirmektedir. Bu süreç içerisinde, akıl kullanarak sorunları çözmesi gereken üniversitler, uğradıkları akınların sonucu olarak bünyesine aldığı Ortadoğu duygusallığına sahip insanlardan dolayı akıl kullanmayı unutmuş, duygusallık batağına saplanmıştır. Doğal olarak da bir çok hatalar yapılmış, yapılan bu hatalar sonucunda da ne yazık ki duvarlara sahip binalarının içinde oturan, gerçek anlamda bilim yapılabilmesi için bilimin felsefesine sahip olunması gerekliliğini ön plana çıkarmaktan daha çok, ünvan ve koltuk peşinde koşmayı savunan insanlar prim yapar konuma gelmişlerdir. Bu kargaşa ortamında da, rahat edemeyen akıl adamları, bilimin ruhunu taşıyan insanlar en rahat edecekleri yerler olan Vakıf Üniversiteleri ya da yurt dışınındaki üniversiteleri tercih etmek zorunda kalmışlardır. Elbette ki devlet üniversitelerinden, vakıf üniversitelerine geçişleri, “maddi olarak doyuma ulaşmak amacıyla gidiyorlar” için şekilde değerlendiren insanlar da olmuştur. Ancak şunu da kabul etmek zorundayız ki Vakıf Üniversiteleri, bünyelerine aldıkları bilim insanlarının üretimini Devlet Üniversitelerinin yaptığından çok daha derin ve de objektif bir şekilde sorgulamaktadır. Yani, oralarda Devlet Üniversitelerine yerleşen atalet durumu çoğunlukla söz konusu değildir. Ancak onlar da bu toplumun içinde yaşadıklarından, sık sık sorunlarla yüz yüze gelmektedirler"[6].

Sonuç

Kamu kurumlarının en büyük sorunu olan çalışanların meslek garantisi ve görev rehaveti konusu gene burada karşımıza çıkmakta. Yeni yeni aksak da olsa uygulama alanı bulan performansa dayalı yönetim anlayışı üniversitelerimizde de bir an önce hayata geçirilmeli. Belli bir puanlama ile ortaya çıkardığı ürün baz alınarak hem ünvan hem de maaş verilmesi gerekmekte. Hatta şu anki kadrolara bile mesleki yeterlilik kriterleri getirilerek akademik anlamda çok yönlü bir reform hareketi başlatılmalı. Kadro dışı analiz yapabilen gözlemciler sayesinde öğrencilerin de derecelendirmeye katıldığı bir kontrol mekanizması hayata geçirilmeli. Yüksek lisans öğrencilerine yapacağı sınavı dahi unutup mangal yapmaya gidecek kadar ebleh kişilerin bir an önce sistemden temizlenmesi gerekmektedir. Yrd Doç, Doç, ve Prof'luk ünvanları üç beş makale ve diğer kriterlerle değil büyük alınterleri, uykusuz geceler, kitaplar, yayınlar, organizasyonlar ve yetiştirilen nesiller ile belirlenmeli. Aynı şekilde personel maaşları ve üniversite kadroları da performansa göre yeniden gözden geçirilip çok çalışanla, ortaya bir ürün koyanla, organizasyonlar düzenleyen ile salla başı al maaşı diyenlerin arasına keskin çizgiler çekilmeli.

[1]http://www.netpano.com/makale/?makale=611 (21.05.2009)
[2]http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=571455 (21.05.2009)
[3]http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/436296.asp (21.05.2009)
[4]http://www.dilforum.com/forum/showthread.php?t=15340 (21.05.2009)
[5]http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=54175 (21.05.2009)
[6]http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=54175 (21.05.2009)

Google+ paylaş

Benzer Konular :

    Yorum yapın
    Facebook yorumları

0 YORUM YAPILDI. Görüşünüzü belirtin ! :

Yorum Gönder

►Bir profiliniz yoksa "Yorumlama biçimi" seçeneğinden "Adı/URL" kısmına isminizi yazarak (url zorunlu değil) veya "Anonim" bölümüne tılayarak yorumunuzu yazabilirsiniz.