• FB-GS Maç İstatistikleri [...]

  • 2011 yılı en iyi filmleri [...]

  • Vahşi doğanın Psikopatıyla tanışın [...]

  • Bir aslan miyav dedi cümle alem güldü:) [...]

  • Counter-Strike: Global Offensive zamanı geldi [...]

  • Onların ne yediğini biliyormusun? [...]

  • BJK Çarşı grubuna rakip geldi [...]

  • İnek'de olsa o bir Kral! [...]

Kürt sorunu

01 Ağustos 2009

Yıl 1966 güneydoğudan bir genç Tapu ve Kadastro öğrenimi görmek için Ankara'ya gelir. Bir süre burada eğitim alan bu kişi 1971 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne kaydını yaptırır. Buradaki eğitimini yarıda bırakarak Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde kamu yönetimi bölümünde eğitim almaya başlar. O dönemin siyasi çalkantıları içerisinde geldiği toprakları ve oranın insanları üzerine siyasi düşüncesini şekillendirmeye başlar.

Marksist - Leninist anlayışın öğretilerini benimseyen bu genç ayrılıkçı düşüncelerini beraberindeki arkadaşlarıyla paylaşarak ilk örgütlenmeyi gerçekleştirmeye başlar. Böylelikle liderliğini üstlendiği hareket başlamış olur. Sonraki dönemlerde bölgenin üzerinde kemikleşmiş bir yapı haline gelmiş olan feodal yapı sayesinde başında bulunduğu hareket baskılardan bunalan nesilleri içine çekmeye başlar. Sözüm ona ülkeyi bir kaostan kurtarıp esenliğe kavuşturan Kenan Evren'in cuntası sayesinde feodal yapının zincirlerine bir de devletin demir yumruğu eklenmişti. Kürtçe konuşmanın bile yasaklandığı dönemde yöre insanının içinde bulunduğu tablo trajediye dönüşmekteydi. Diyarbakır hapishanelerinde yapılan işkenceler arasında dayak en hafifi belkide mahkumların dinlendiği mola verdiği uygulamalar idi. İşkencenin en onur kırıcı en çarpıcı şekilleri insan dışkısı yedirilmesi ve fiili livata ile coplanmak idi. Yaşanan durum bölgede tam manasıyla travmaya yol açmıştı.

Bölgedeki ezici feodal yani ağalık sistemine dayanan sosyal yapının olumsuz koşullarına devlet amma bilinçli amma bilinçsiz tuz biber ekmekte, ayrılıçı hareketlerin ekmeğine yağ sürmekteydi. Fakat devletin aklı aradan geçen onlarca yıla rağmen aklı başına gelmemiş yeni yeni yaşanan sürecin getirdiği daha doğrusu götürdüklerisorgulanmamıştı. Sorgulamaya kalkanlar hemen ajan, hain ilan edilmekteydi.Kurtuluş savaşından beri doğru düzgün modernize edilmeyen ordu ilk başlarda gerilla savaşına hazırlıksız yakalanmış, suya değdiğinde tutukluk yapan, paslanan silahlarla dağdaki eşkıyalara karşı koyamamıştı. Ta ki Turgut Özal'ın öncülüğünde devletin illegal yollarla kuzey Iraktan getirdiği kalaşnikoflar ve sonrasında İsrail'den satın aldığı donanımla gerilla savaşına yönelikl organize olmasına kadar...

Türkiye'nin organize terör mücadelesi 90'ların başına dayanmaktadır. Konusunda uzman özel harekat timleri, bordo bereli güvenlik güçleriyle yürütülen terör mücadelesi askeri anlamda bölgesel başarılara imza atsa da bunun sadece cephe savaşı olmadığı yeterince idrak edilemedi.Terörün ülkemizde ve yurt dışında beslendiği kaynaklar vardı. Ülke içinde etnik nedenlere dayalı özgürlük mücadelesi adında başlatılan hareket zamanla kaçakçılık ve uyuşturucu ticaretiyle maddi kaynaklarla beslenen bir oluşum halini aldı. Yöre insanına maddi imkanlar sunan bu yasadışı eylemler sorunu sosyal boyuttan aynı zamanda ekonomik bir boyuta da taşıyarak içinden çıkılması güç bir hal almasına yol açtı. Başka hiç bir gelir kaynağı olmayan sınır boylarındaki halka: - "yaptığın eylem yasadışı değil! bırak ama ne yaparsan yap" demek de ayrı bir sorun. Sorunlar yumağının diğer bir unsuru da terörle iç içe yaşayan halka kalkınmaya dönük normal bir vatandaşın yaşam biçimini de uygulatmak da ayrı bir mesele. İşin diğer psiklojik yönlerinden biri, bölgede terörün bireyleri aşırı rahatlığa sevketmesi. Çalışıp üretmeden yaşamak ve en kaba tabirle çalışmadan üremek kavramı oluştu bölgede. Elektrik faturalarının tahsil edilememesi kaçak elektrik kullanımı "ne yapalım yani dağa mı çıkalım?" anlayışının sonucunda davranışlar alışkanlığa dönüştü. Psikolojik rahatlık ise 90'ların sonuna doğru pkk hem PKK'nın hem de devletin yanına çekmeye çalıştığı halkın oluşan bu kırılgan ortamdan "oyum kime" anlayışıyla faydalanmasndan meydana geldi. Örnek olarak devlet yöre halkına batıdaki yurttaşına sağlamadığı imkanları sağlamak mecburiyetinde kaldı. Verdiği sübvansiyonların ileride ülkenin tarım politikalarıyla çiftçilerimizin ekonomikmen sarsılmasına yol açacak politikalar uygulandı. Değerinin çok çok üzerinde işlenmesi zor, kalitesi düşük, tütün alımları yapılıp üretime sokmadan TEKEL depolarında yaktığı tütünler buna en büyük örnektir.

Sınırlı imkanları olan dar gelirli bir ailenin anormal sayıda çocuk yapması, GSYH'ya her bireyin negatif etki yapması da ayrı bir sorun. Bireylere sorulduğunda bu kadar çocuğun hangi mantıkla yapıldığı; "Allah kimseyi nasipsiz bırakmaz" yanıtı alınırken PKK ve bölcü unsurlarca bunun yanıtı; "ne kadar nüfus o kadar hak, ilerde sorun yratacak istihdama tabi tutulması mecburi kalabalık, genç, etnik bir nesil" demek. Bu ve yukarıda saydığımız hususlar bahsi geçen Kürt sorunu kavramının dışında asıl Kürt Sorunu diye tanımlanması gereken unsurlardır. Yani kürt sorunu olarak adlandırılan mesele PKK sorunu ve Abdullah Öcalan sorunu değil, bölge vatandaşlarını kapsayan yılların biriktirdiği sosyal ve ekonomik yapıdır.

Doğuda kalabalık nüfusa sahip bireyler sevginin yoksunluğunda, paranın yoksulluğunda yaşam mücadelesi vermekte. Sıcak bir yuva, tatlı bir baba tebessümü, huzur dolu bir anne kucağı görmeden sokağa, tarlaya atılan gençlerde, çocuklardan bahsediyoruz. Baba beni okula gönder kampanyası aslında bir fantaziden ibaret. Çıbanı koparmak yada mikrobunu arındırmak yerine üzerine yara bandı koymaktan farksız bir hayal. Tam bu noktada dağa neden çıkar bu insanlar sorusuna; Hayat Boyu Eğitim Gelişim Derneği'nin organizasyonunda bilim adamlarının katılımıyla hazırlanan rapor kapsamında, halen Diyarbakır E Tipi Ceza İnfaz Kurumu'nda bulunan PKK terör örgütünün eski liderlerinden Şemdin Sakık'ın verdiği yanıta bir göz atalım:

- Ben 18 yıl dağda kaldım. Örgüte katılan herkesten, önce geniş bir öz geçmiş alıyordum. Güçlü bir aşiretten, zengin bir aileden, mutlu bir ortamdan gelip örgüte katılan hiç kimseye rastlamadım. Örgüte katılanlar, benim gibi dışlanmış, ailesinden, çevreden şiddet görmüş insanlardı'

- Sevgisizlik ve değersizliğin her çocuğu, her insanı boşluğa ittiğini belirten Sakık, şöyle devam etti:
- 'Üvey anne dayağı, baba, amca, ağabey, komşu şiddetiyle büyüyor bölge çocukları. Çok kalabalık aile ortamlarında ihtiyaçları olan sevgiden, ilgiden yoksun kalıyorlar. Bu da onları, öfkeye, öç almaya itiyor. Büyüyüp bir genç olunca devlette iş bulanlar bir şekilde kendini güçlü hissediyor, kurtulmuş sayıyor. Ama ortada kalanlar ki bunlar büyük çoğunluğu teşkil ediyor, ister istemez bir kurtuluş arayışına giriyor. İşte dağa çıkanlar bu grup içinde kalanlardır.
Aslına bakarsanız, dağa yönelen çocuk ve gençlerin yüzde 90'ının devletle, rejimle bildik bir sorunu yoktur. Yaptıkları aileye, onları ezen herkese ve her şeye karşı güçlü olma, adam yerine konma arayışıdır. Devlet düşmanlığını dağda, örgütte öğreniyorlar.'

Sakık'ın söyledikleri son derece doğru tespitler. En son ortaya koyduğu cümle ise asıl önemli husus. "Devlet düşmanlığını dağda öğreniyorlar!" Aslında sorunun doğru tespitinden sonra hedef belli olmakta ve çözüm için sadece harekete geçmek eksik olan. Burada ise yürekli siyasi otorite ve güçlü toplumsal uzlaşma işin olmazsa olmazları. Her şeye peşinen karşı bir muhalefetle, amaçları ise sadece devletin odaklarının kontrolünü elinden kaçırmak istemeyen bürokratik elitlerin yollara taş koymasıyla ve en önemlisi iktidarın vurdumduymaz, pervasız girişimleriyle pek de yol alınmayacak gibi de görünüyor.

Genelden özele gidecek olursak başlıklar halinde ve öncelik sırasına göre kürt sorununu şu şekilde sıralayabiliriz:

1- Bölgede var olan feodal yapı yani aşirete dayalı ağalık sistemi.
3- Berdel, Kan davası ve Başlık parası gibi çağ dışı uygulamalarla mücadele.
2- Bölge insanının neyle geçimini sürdüreceği.
3- Kontrolsüz doğum oranı yani acil aile planlaması.
4- Bölgedeki kalbura dönmüş sınır güvenliği ve kaçakçılık.

Kuruluşundan Öcalan'ın yakalanmasına kadar ayrılıkçı terör yapılanması içerisinde olan ve haritaları baş köşelerine asan PKK cenahı önderlerinin idam cezası almasından sonra yürüttükleri mücadelenin imkansız bir hal aldığını görerek bir kaç yıl boyunca durumlarını gözden geçirerek geri çekilip, artık siyasi bazı hak ve özgürlükler temelinde bir anlayışı benimseyip bunu yürütmeye çalıştılar. Ortada bir barış havası oluşturarak seçimle meclise girip sivil kanatlarıyla hak arayışına girdiler.

Prensipte bir grubun insan olmayı gerektiren temel hak ve özgürlükleri elde etmeye yönelik çalışması ve örgütlenmesi dışarıdan bakıldığında göze hoş, sempatik gelen bir durum. Burada bu hak ve özgürlükleri kazanma çabasındaki neferlerin kim oldukları, kime hizmet ettikleri ve kimlerden emir aldıkları çok önemli hususlar. Her ne şartlarda olursa olsun bir ülkenin uluslararası arenada tanınmış sınırlarını bölmeye teşebbüs etmek ve bunun için silahli örgüt kurarak askeri ve sivil kayıpların yanında milyonlarca liralık zarara neden olan örgütün silah bırakmadan, teslim olmadan ve hala silahlı eylemleri vur kaç taktiği ile gerçekleştirmekten çekinmeden özgürlük istemesi ne insan haklarıyla ne de kamu vicdanıyla açıklanabilecek bir durumdur. PKK'nın silahlı eylemleri bıraktığını açıklaması; teslim olmasa bile Kandil'e çekilerek eylemlerine son vermesi sürecinde siyasi kanattan kabul edilebilir hak arayışına girmesi doğru olan eylemdir. Bunun dışında daha önceki doğuda kazanılan belediye başkanlığı seçimlerinde zorla DTP'ye oy verilmesi için baskı yapan, yani siyasete de silahın gölgesini sokan, karakol basan (Dağlıca, Aktütün) bir oluşumun ve bu oluşumun başını diyalog için adres gösteren Sayın! teröristbaşının emir kullarının demokratik çabaları ne inandırıcı, ne gerçekçi ne de samimi olacaktır.

Sayın diye yücelttikleri kişi antidemokratik dönemin yani cunta devrinin koşullarından yararlanarak kurduğu örgüt ile bu ülkenin sayısız değerini solduran maddi olarak büyük kayıplar verdiren terör örgütü PKK'nın kurucusu ve başı. Bu gerçeği hiçbir gerekçe değiştiremez.

İçinde bulunduğumuz şu dönemde Kürt Sorunu'nun çözümü için atılan adımlar ne red ne de peşinen kabul edilecek bir husustur. Sorunun çözümü için muhatap alınacak kişi ve kurumlar terörün önlenmesi ve açtığı yaraların tamiri için olmalıdır. Buradaki adres ise konunun Avrupa Birliği uyum kriterleri gibi fasıl fasıl ele alınarak çözümü; hukuki, askeri, ekonomik ve sosyal yönleri ile ayrı ayrı değerlendirerek sonuca gidilmesi gereklidir. Yoksa terör örgütünün isteği kapsamlı ve koşulsuz genel aftan başka birşey değildir. Aksi ise gene mümkün gözükmemektedir. Şöyle ki; Emrinde yüzlerce militan bulunan Murat Karayılan'ın veya Fehman Hüseyin'in sahip oldukları ayrıcalıkları ve gelişen süreçte illegal yollardan kazanılan muazzam ekonomik gücü ellerinin tersiyle itip mücadelemizi demokratik yollardan kazandık amaçlarımıza da ulaştık, ama bu yolda da yasalara karşı geldik olsun halkımız için bu yolda girer hapis yatarız demelerini beklemek çocukça düşünceden başka bir şey değildir. Kaldı ki terör örgütünü yönetenlerin silahlarnı bırakıp teslim olması bir yana siyasi uzantıları idamdan dönen sayısız gerekçelerle en ağır cezalara çarptırılan Apo'nun önce tecritten çıkarılması sonrasında da özgürlüğüne kavuşturulmasını Emine Ayna, Leyla Zana başta olmak üzere daha süreç bile başlamadan açıkça dile getirmekteler.

Ülke siyasi olarak en liberal ve açılımcı politikalar yürüten bir hükümet tarafından 7 yıldır yönetilmesine rağmen iktidarın bile bir çok zaman ellerini bağlayan şahin politikalar gütmesine neden olan bir örgütün hem dağ kadrosu hem de meclisteki uzantlarıyla mücadele etmekte. Başbakan Tayyip Erdoğan'a neden hala DTP'ye randevu vermiyorsunuz diye sorulduğunda ne zaman bu yönde harekete geçsek mayınlar patlıyor demesi de son derece manidar.

Siz Ne Düşünüyorsunuz ?

►Bir profiliniz yoksa "Yorumlama biçimi" seçeneğinden "Adı/URL" kısmına isminizi yazarak (url zorunlu değil) veya "Anonim" bölümüne tılayarak yorumunuzu yazabilirsiniz.