Tövbekar bir liberalin itirafları -1-

İnsan ihtiyaçlarının sınırsızlığı ve kaynaklarının kıtlığı paradoksunun dünya ekonomisi ve bunu yönlendiren politikaların şimdiye kadar ki başarısızlığı insanı; ister istemez çözüm yollarında bir arayışa, en doğruyu, etkin politikaları ve adaleti dağıtmada var olan düşünce akımlarında bir taraf tutmaya, (kapital, liberal, sosyal) -izm'lerden birine sevk ediyor.

Özellikle sanayi devriminden sonraki dönemde hız kazanan zenginleşme, en yüksek refah düzeyini yakalamaya yönelik düşüncelerle ortaya çıkan ekonomik-politik felsefe okulları nasıl bir dünya? sorusunun yanıtını kendi değerleri üzerinden bulmaya çalıştılar. Sanayi devriminin ortaya çıkarttığı zengin işveren yoksul işçi ve devlet üçgeninde ki yaşanan çarpıklıkları eleştiren Karl Marx kendisinden sonraki yıllara damgasını vurdu. Bir dönemin düşünce akımı olmaktan çıkıp temeli üzerine, devlet kurma ve yayılımcı politikalar üretmeye kadar giden marx öğretilerinin sonucu olan komünizm, sosyalizm kavramları SSCB'nin dağılmasıyla popülerliğini yitirse de -ya bak biz söylemiştik! bakışıyla her krizde gözlerin ona çevrilmesine neden oldu.

Sermayeye dayalı ekonomi modeli olan klasik görüş, Adam Smith'in "ulusların zenginliği" adlı eseriyle modelleşip, dünyanın nasıl bir refah düzeyine ulaşabileceğini, öğretilerinin uygulanması ile kaynak-emek-sermaye-devlet faktörlerinin sorunsuz biçimde fayda maksimilizasyonunu gerçekleştirebileceğini savundular. Sonraları neoklasik, liberal, neo liberal akımlara dönüşen bu düşünce okulunun David Ricardo, William Senior, Stuart Mill, Baptise Say, Thomas Malthus sonraki temsilcileri oldular.

1930 yılında yaşanan büyük buhran ve diğer küresel krizler klasik-liberal ekonomik modelleri benimseyen politikaların sorgulanmasına ve devletin kilitli odada tutulmasını isteyen sermaye iktisatçılarına karşı; fiyat mekanizması tam istihdamı otomatik olarak gerçekleştiremediğine göre, devlet ekonomiye müdahale etmelidir diyen John Maynard Keynes, klasikçilerin ve liberallerin dediği gibi devletin köşesine çekilip sadece savunma güvenlik vs. gibi "asli görevleri dışında etliye sütlüye karışmasın" anlayışını reddederek devletin müdahalesini gerekli görmüş, hatta devletin kendine özgü bir "iktisat politikası" olmalı demiştir. Ekonominin altın teorisinin krizlerle yediği darbelere yara bantlı bandajlı yeniden allanıp pullanmış görüntüsünü kazandıran keynesci akım da engel olamadığı kronik ekonomik krizlerle artık eski parlak günlerinde değil.

Düşünce akımlarından kendi hayat tarzıma ve anlayşıma özgürlük, serbestlik, bağımsızlık, temel hak ve özgürlüklerde hürriyet kavramlarını rehber olarak alma çabam beni diğer bir anlamı da "serbestiyet" olan liberal düşünce akımı, liberalizme götürdü. Temelinde insan özgür bir varlıktır. Temeline özgürlüğü alan bir öğreti beni elbette çekecekti. İnsan hak ve özgürlükleri karşısında bireyleri değil onu yöneten devleti sınırlandıran, küçülten, bireyi ondan üstün tutan bir anlayış her 10 yılda bir darbe yaşayan, özgürlükleri pırangalara vurulan bir ülkenin özgürlüğe, batı demokrasilerindeki hukuk düzenine ve yaşam kalitesine adeta tel örgüsü arkasından bakan mületiceler gibi olan bir tc. vatandaşı olarak sempatiyle bu görüşü benimsemiştim.

Ekonomi modeli olarak klasik/liberal anlayış genel manada da bireyin zekası, becerisine dayalı olarak geniş hak ve özgürlüklerle kendini geliştirmesini, zenginleşebilmesini vadediyordu. Hatta bir iktisat hocasının üniversitede bizim de dünyada küresel bir pazar payı olan NESTLE'miz FORD'umuz, NOKIA'mız olmadıkça krizlere, yoksulluğa aboneliğimiz bitmez demesi bile vay be adam haklı, sermayemiz küresel bir güç olmadıkça diğer devletlerin büyüklüğüne erişmemiz G.S.M.H. olarak boy ölçüşebilmemiz hayal demiştim. Herkes kendi işini kurabilir herkes zengin olabilir bundan daha mantıklı ne var ki? Sen de çalış ileride senin de soyadın KOÇ, SABANCI, adın Bill GATES olsun öyle değil mi?

Güçlü bir ekonomi, güçlü bir sanayiden geçer, güçlü sanayi de sadece ülke içi ticaretle yetinmeyip, uluslararası arenada boy gösteren büyük firmalarla olur. Böylece ihracatın artar, üretim çoğalır, yan sanayisi ile büyük bir sektör oluşur. Ardından al sana istihdam. İşsizlik çözülür nominal milli gelir artar piyasa da böylece canlanır. Temelde mantıklı. Piyasa dengesi zaten arz ile talebin "E" noktası olarak bilinen denge düzeyi, serbest piyasa şartlarıyla tamamlanarak sosyal refah sağlanabilir. Yeter ki sermaye sahiplerinin önü açılsın, yeter ki yatırımlar artsın ve yeter ki istihdam sağlansın...

Devamı gelecek...



Google+ paylaş

Benzer Konular :

    Yorum yapın
    Facebook yorumları

0 YORUM YAPILDI. Görüşünüzü belirtin ! :

Yorum Gönder

►Bir profiliniz yoksa "Yorumlama biçimi" seçeneğinden "Adı/URL" kısmına isminizi yazarak (url zorunlu değil) veya "Anonim" bölümüne tılayarak yorumunuzu yazabilirsiniz.