Tövbekar bir liberalin itirafları -2-

Çağdaşlaşan dünyada insanları peşinden sürükleyen olgu "özgürlük" kavramı olmuştur.. "Ya tutkularına boyun eğip köle ol, ya da aklını kullanıp özgürleş..." Demiştir mesela Baruch Spinoza. Türk Dil Kurumu liberal sözcüğünün fransızca libéral'den geldiğini, hürriyet ve serbestlikle ilgili, hoşgörü gibi anlamlara geldiğini açıklar. Ortaçağ avrupasının skolastik düşünceyle insaları köleleştirmesi ve bir nevi yönetenlerin yani (Dini kurumlar ve krallıkların) bürokratik efendileri sayesinde kalıplara sokulması, bireylerin özgürlüklerini sorgulamasına neden oldu. Çünkü insanın doğasında kendisinin dogmatik kelepçelerle prangalara vurması mümkün değildi. İslam felsefesinde de nefis denilen insani zevk ve arzuların rahat yaşama alanı isteği de aynı paralelde bir yeti idi. Yani insan doğası gereği özgür olmayı, özgürce düşünüp düşündüklerini anlatabilmeli, istediği yerde, istediği refah düzeyinde yaşayabilmeli, refaha ulaşabilmesi için özünde bir güce sahip olabilmeliydi.

Platon’un Cumhuriyet’i ile ilgili yaptığı açıklamada “her insan özgür birey olduğuna inanmalıdır” şeklinde yaklaşmıştır. Dolayısıyla Platon'dan bu yana insan iradesine, benliğine en uygun yaşama biçimini yani özgür olabilmeyi araştırmış ya da tanımlamaya çalışmıştır. 17. Yüzyıldan sonra paranın ve bunun verdiği siyasi gücün etkisinin idrak edilmesindn bu yana özgürlük tartışmaları paranın kim tarafından kullanabileceği ve kontrol edilebileceği üzerine şekillenmiştir.

Artık "özgür olma" para ve getirdiği gücün kimler tarafından kullanacağı, kontrol edileceği asıl sorundu. Madem insan doğası gereği özgür, özgür birey, paraya ve onun getirdiği güce ulaşabilmeli ve bu gücü istediği gibi kullanabilmelidir. Güç doğuştan gelen bir yetenek, algı, donanım değil ulaşılabilecek bir erdem, bir idealdir. Bu erdeme gene özgür bir insanın aklını ve mantığını kullanarak sahip olabilmesine hiç bir güç engel olmamalı. Akıllı insan ateşin kendisini yakacağını bildiği halde ona çıplak elle yaklaşmamasını nasıl bilmesi gerekiyorsa, doğruya, güce, erdeme de bu şekilde aklını kullanarak ulaşabilmeli. Çünkü, başarı, tahtına kendisine ulaşabilecek çalışkan, güçlü, akıllı ve erdemli insanları beklemekte. Herkes sahip olduğu donanımlarla buna ulaşabilir ve birileri ister askeri ister hukuki isterse başka güçlerle ona engel olmadığı yani özgür bırakıldığı sürece ona ulaşabilir. Yeter ki dogmalardan kurtulsun.

Felsefi açıdan insan iradesinin gereksinimi olan temel ihtiyaçlarını okşayan bir başlangıç noktası olan liberal düşünce, güce sahip olmak isteyen herkesi etkisi altına aldı. Son yüzyıl ise bu gücün bireylerin mi yoksa devletlerin mi kontrolü altında olması gerektiği konusunda hem zihinlerde hem de iki süper gücün soğuk savaş adı verilen emperyalist politikalarıyla çekişmesine sahne oldu. İlk raundu bireysel gelişmeye ve zenginleşmeye dayalı bir felsefeden yola çıkan kapitalist düzenin temsilcisinin zaferine, emekçinin, halkın doğal zenginliğin ortağı olduğu, halkçı, devetçi komünist düzenin mağlubiyetine sahne oldu. Burada asıl önemli olan düşüncelerin zaferi yada yenilgisi değil, iki akımın kazanma duygusu ve fütursuzca galip gelme arzusunun verdiği aşırı güç kullanımı, kaynakların etkin kullanılamaması, zafere giden yolda erdemli politikalar yerine emperyal güç savaşının getirdiği hatalardır. Yani düşünce akımlarının savaşından ziyade süper güç olma arzusuyla güçlünün zayıfı ezme politikaları savaştı.

Savaşta bir taraf yasakçı, diğer taraf özgürlükçü olunca, bir taraf açık sınırlar ve mutlu insanlar, diğer tarafta da demir perde ve devletin kölesi halk görüntüsü emperyal bağlamda kimi yerde dönemin kadife, mor, turuncu devrimlerine, duvarların yıkılmasına, insanların kendilerini tankların önüne atıp göğsünü namluya dayamasına yol açtı. Ben dahil milyonları -evet, komünizm insanları kaynakların kullanımında ortak, sosyal hayatta özgür kılmak yerine uygulamada devletin kölesi yapıyormuş demeye sevk etti. Bir yerde karneyle verilen sağlık, gıda ve diğer sosyal ihtiyaçlar, diğer yerde bireylerin kendilerine yakışanı, istediği markayı giyebildiği, canının istediğini yiyebildiği özgürce hakkını arayabildiği bir yaşayış biçimi karşısına çıktı toplumların. Doğal olarak baştan da söylediğimiz gibi insan yapısı gereği rahatına, nefsine en uygununu tercih ediyor. Buna da, batılılaşma dendi zamanla.

Bir taraf uygulanabildiğinde aklını kullanan bireylerin nereye gelebildiğini, halkın verilen sosyal haklarla ne gibi şartlarda yaşayabildiğini gösterdi. Diğer tarafta ortada kalan ise aklısızca politikalarla, bürokratik elitlerle yönetimde hâkim bir sınıf'ın bir nevi aristokrat anlayışın diktatörlüğe dönüşmesi, özünde devletin halk için olduğu prensibini darmadağın ederek halkın devlet için olduğu anlayışını getirmiş yozlaşmış, hantal ve kayırmacı devlet şekliyle gözden düşen bir ideal...

Hiç yorum yok

►Bir profiliniz yoksa "Yorumlama biçimi" seçeneğinden "Adı/URL" kısmına isminizi yazarak (url zorunlu değil) veya "Anonim" bölümüne tılayarak yorumunuzu yazabilirsiniz.