Tövbekar bir liberalin itirafları -3-

Günümüz kapitalist ekonomi sisteminde hep şu slogan vardır. Harca!... Eline geçeni harca. Bunu daha tatlı cümlelerle kulanan sermaye odakları topluma sosyal ihtiyaçların varken eve kapanma. Tüketim alışkanlıklarını değiştir, işte bak batılılar ya da doğulular şu kadar şu ürünü kullanırken ya da tüketirken bak sen ne akadar az tüketiyorsun bak yaptığın yanlış diye halkı güdüler. Genelde bu bazı mal ve hizmetleri arz edenlerin imal ettikleri mal ve hizmetleri pazarlamak adına uyguladıkları stratejidir. Örnek verecek olursak yakın zamanda bir beyaz eşya üreticisi bir firmanın sorumlusu Avrupa'da çamaşır kurutma makinesinin yaygınlığından bahsediyor, ülkemizde pek rağbet görmemesinden yakınıyordu. Neymiş efendim ülke insanımıza bu aletin faydalarını anlatıp ürünü ülke geneline yayacaklarmış yani stratejileri buymuş.

Avrupa ülkelerinin mevsimsel şartları, güneşten faydalanabilme olanakları, daha doğrusu çamaşırlarını kurutabilme olanaklarının sınırlılığı önemli değil. Akdeniz ülkesi olan Türkiye'de ürünün ne kadar faydalı ve gerekli olduğu da önemli değil, önemli olan yeter ki tüketici alsın naparsa yapsın. Bu örneklere balık, süt, zeytinyağı gibi gıdaların ülkemizde az tüketiliyor diye yakınanları da söylersek liste uzar gider...


Kısacası; Sermaye odaklı finansal sistemlerde bireylerin gelirleri tek bir şekilde önemlidir. O da bireylerin gelirlerinin ya da ülke milli gelirinin, sermayenin arzına karşılık verip verememe durumu bağlar klasikleri, liberalleri, kapitalistleri. Vatandaşların sosyal güvenceleri, geleceğe yatırımları tüketim alışkanlıkları bile bu odaklar tarafından belirlenir. Ekonomik bir sürü haline getirilen toplumların yedikleri, giydikleri ve eğlence anlayışları bile talep edene göre değil arz edene göre şekillenir.

Tüketicilerin boş durmaması, gece gündüz çalışması yani harcama yapması olmazsa olmaz bir şarttır liberal ekonomide. Tüketim ve üretim canavarına dönüşen bu döngü bir süre sonra kendi harakirisini, yani intiharini da beraberinde getirir. Aynen Abd ve diğer batılı ülkelerdeki bireylerin ekonomik durumları ve geri ödeme yetilerine baılmaksızın mortgage kredilerinin fütursuzca dağıtılması ve sonrasında sanal, adeta balon şeklinde şişen arz talep dengesi. Bu balon elbette patlayacaktı. Bireylere yarınını düşünmeden, tasarruf yapmadan harcama, yatırım teşvikleri, bir yerinden gaz kaçağı vermesi ve patlaması kaçınılmaz bir sondur. Varmaya çalıştığımız nokta tasarruf ile başlıyor. Tasarruf dedik...

Tasarruf da var olan ekonomik sistemin bir diğer keskin ucu. Dünya zenginliğinin, üretimi ve tüketiminin sermaye tarfından kontrol edilmesi altyapısına dayanan mevcut konjonktür, tasarruf yapmanın da krizlerin başat aktörü olmasına neden olmakta. Tasarruflar harcamadan çekildiğinde ki bu çekilim yastık altı değil kesinlikle. Mevduat birikimi ve likit parasal kaynakların dondurulması şeklinde olur ki bu sistemle de ekonomiye katılmayan her bir ekonomik değerin tüketim harcamalarının azalmasına ve dolayısıyla üretimin karşılanamamasına ve en sonunda da milli gelirin düşmesine neden olan bir olgudur. İktisat terminolojisinde bu duruma "tasarruf paradoksu" adı verilir.

Bir çoğumuza gerek ailelerimiz, büyüklerimiz gerekse ilkokuldan başlayarak eğitim hayatımızda damlaya damlaya göl olur ata sözü örmek gösterilerek birikim yapmanın, tasarrufa gitmenin faziletli, ahlaklı bir davranış olduğu anlatılır. Elbette yarını düşünmek, ayağını yorganına göre uzatmak doğru, erdemli bir davranış. Fakat uygulama yanlış bir ekonomik sistemde yanlış bir teoriye dönüşmekte. Bunu fırsat bilen arz odakları, tüketiciye durma harca, eve kapanma ekonomiye destek ol gibi sloganlarla adeta damardan girmekte. Bunun en somut örneğini TOBB'un önderliğinde uygulamaya sokulan ve reklamlarla da süslenen eve kapanma simit al, börek al, yastık altındakini ekonomiye kazandır diyerek son kuruşuna kadar halkın tasarruflarına göz diktiği kampanya hala hafızalarda. Peki krizden önceki para, servet, milli gelir noldu naptınız diyen biri olduğunda e efendim dış güçleri, batı kaynaklı krizler diye sisteme uygun yanıtlar dudaklarından dökülür. Oysa asgari ücretiyle, memur maaşıyla ayın sonunu nasıl getireceğini hesaplayan ailelerin krizde hiç bir günahı yoktur ama fatura hep garibana çıkar...

Tek tek kişiler için fazilet olarak bilinen tutumluluk, bütün bir ulus söz konusu oluncab u özelliğini her zaman koruyamamaktadır. "Çünkü tek başına bir kimse örneğin bir mobilyacı evdeki hizmetçisini işten çıkararak, gezi, et, süt ve lokanta masraflarını kısarak (başkaları aleyhinde olmak kaydıyla) varlığını arttırabilir. Ancak herkes aynı şekilde hareket ettiği taktirde bir kimsenin masrafı başka bir kimsenin geliri olduğundan gelir düzeyi, yani toplam talep düşecek ve neticede ülke fakirleşmiş olacaktır." [1]

Devletin ekonomideki rolünün küçük ölçekli kontrol mekanizması olması gerektiğinden ziyade, en büyük aktör, olmaması, zaten ulusun malı olan ülke zenginliğinin sermayenin kontrolünde, onun ihtiyaçlarına göre şekillenen milli ekonominin, doğrudan devletin sahibi olan halka hizmet etmesi mümkün değildir. Liberallerin, sermayenin bile tam olarak sermayeye hizmet etmediğini idda ettiği mevcut küresel ekonomik sistem; insanlara ne tasarrufla ne de harcamayla refah getirmemekte. Küresel karteller, tröstler haricinde kimse uzun vadeli refah ve mutluluk seviyesine ulaşamamakta. Bunun en bariz örneği, çölün ortasında yapılan sanal cennetin yani Dubai'nin batma aşamasına gelmesiyle yaşandı. Son 10 yılda sermayenin çıkardığı savaşlar ve empoze ettikleri politikalarla artan petrol fiyatları neticesinde petrol sahibi araplar fazlasıyla zengin oldu. Muazzam ekonomik karlar yapan petrol şeyhleri, ellerindeki milyar dolarları çok güvendikleri batılı bankalarda faize yatırdılar.

Küresel şer odakları kontrol dışı zenginleşen ve ekonomik olarak aşırı güçlenen arap sermayesini iki operasyonla batırmayı amaçladı. Birincisi, onların parasıyla güçlenen mortgage satan bankaların batırılma operasyonuydu. İlk aşamada Lehmann Brothers olmak üzere Abd ve Avrupa'da bir çok banka zincirleme tepetaklak battı. Zaten bu batışın hemen akabinde Suudi kralının "bu araplar için bir ihanettir" haykırışı da tarihe not oldu. Arap sermayesi elde ettikleri zenginlikleri batılıların engin tecrübeleri ve teşviklerine kapılarak bir bir eridi. Dubai gibi çöl şehirlerine yapay cennetler, eğlence merkezleri, hayal şatafatından sanal vahalar inşa edilerek yetmediği yerde kredi ile sermaye batılalırın kontrolüne verildi ve batışın düğmesine basıldı. Babilin asma bahçeleri gibi sonları kaçınılmaz olacaktır. Şimdi ise batlılar yeni bir fikrim geldi diyerek Dubai'yi ortadoğunun Las Vegas'ı yapalım teklifi gündemde.

Dubai'nin piyasaya yan etkenler dahil 200 milyar Abd doları yükümlülüğü olduğu tahmin edilirken "ekim ayında 2 milyar dolar tutarında “sukuk” bonosu ihraç edildiği dönemde, Dubai emirliğinin bu borçlarını geri ödeyip ödeyemeyeceği sorulduğunda Al Maktum “sizi temin ediyorum ki herşey yolunda” mealli bir açıklama yapmıştı. Aradan iki ay geçmeden yapılan borç erteleme talebi aslında "her şeyin yolunda olmadığını" gösterdi.[2]

Kısacası cennetler bir bir batıyor kısa vadeli refah hayalleri bir bir elden gidiyor. Muhteşem amerika sosyal güvenlik reformu ile boğuşuyor, işizlik avrupa ülkelerinde bile %10'lu değerlerde seyrediyor. Domino taşları şeklinde meydana gelmiş olan sistem bir elin sıralı dizisinin dokunduğu yerden itibaren devrilmesine neden oluyor. Arenada kapışan gladyatörler gibi sermaye odakları ezebildiğini, gücünün yettiğini bitiriyor...

[1]
Parasız, İlker (2007) Para Teorisi ve Politikası, Ezgi Kitabevi, s.175.
[2]http://www.stratejikboyut.com/haber/dubai-krizinin-perde-arkasi--28989.html

Hiç yorum yok

►Bir profiliniz yoksa "Yorumlama biçimi" seçeneğinden "Adı/URL" kısmına isminizi yazarak (url zorunlu değil) veya "Anonim" bölümüne tılayarak yorumunuzu yazabilirsiniz.