127 Hours filminde Into The Wild tadını almak...

Nedendir bilmiyorum yasal, hukuki manada değil doğal özgürlüğü arama, tabiatın içinde kendini bulmak fikrimidir bilemiyorum fakat Christopher McCandles'in hikayesi beni derinden etkilemişti.

Yaşamak, mutlu olmak, saygı görmek için kapitalist sistemin kurallarına; para, kariyer, ev, araba satın almak satın alarak eğlenmek anlayışına isyandı Christopher McCandless ve Into The Wild (Özgürlük Yolu). Ailesi saygın bir üniversiteden mezun olup gene saygın bir insan olmasını istiyordu. Kendine göre biriyle evlenip haftasonu barbekü partileriyle kendi dengi insanlarla iş, politika konuşmak fikri McCandless gibilerinin ruhuna ait yaşam biçimi değildi.

Ona kimse sormuyordu sen bu hayattan ne istiyorsun? Dünya ve onun tabiatında saklanan gizem ve maceralar öylece dururken kendisine dayatılan hayat ve beraberinde gelen böyle mutlu olursun, güvende kalırsın ne kadar anlamlıydı ki?

Daha keşfedilmemiş, bırakın gitmeyi görmeyi varlığından bile haberdar olunmamış o kadar güzellik vardı ki bu yaşamda neden insan kendini doğanın içsel bütünlüğünden soyutlayıp yapay bir sistemin yapay huzurunun peşinde bir ömür harcayıp gene de mutlu olamadan ölsün?

"Kölelik insanı alçaltır, alçaltır,o kadar ki, ona köleliği sevdirir" derken Vauvendues; herhalde bizim çağdaş yaşamda sistemin köleliğini bilinçaltında sarsılmaz, tartışılmaz mutlak hayat kuralı olmasını bu şekilde özetliyordu.

Yukarıda ismini zikrettiğimiz Christopher McCandless böyle biriydi. Okulu için eline geçen 24.000 doları bir çırpıda hayır kurumuna bağışlayıp kendisinden beklenen hayatı elinin tersiyle bir kenara itiyor, kimseye haber vermeden yanına birkaç eşya alıp otostopla maceraya başlıyordu. Bir zamanlar eminönünü mesken tutan hippi gençlerden, İstanbul esnafının bildiği bitli turistlerden değildi o. Onun macera anlayışı dünya turu yapıp yepyeni hikayelere adını yazdırmaktan öte macera kavramını kendisi için hayatının geri kalanında benimseyeceği yaşamın sadece küçük bir yönü.


Biraz karışık gibi görünebilir fakat hayatın, doğanın içine eden insanın olmadığı Alaska dağlarında bir çiçeğin rengindeki saflık, tazelik, zevk için değil yaşamak için avladığı bir sincapın etini yerken o doyumun verdiği tarifsiz haz, son model araba alıp sokaklarda havasını atmak, lüks bir restoranda pahalı bir yemeği manzaralı masada yemek ile tarif etmek dahi abes böylesi ruh yapısına.

Sırra kadem basıp birileri yahu sen kimsin der de macerası yarım kalır endişesiyle ismini bile değiştiren kahramanımız, Alexander Supertramp olur ve yanında sadece ona ilham veren kitapları, biraz pirinç, tohum ve avlanmak için kullanacağı ufak kalibreli bir av tüfeği vardır. Ayağındaki botları bile kendisini getiren şöförün verdiğini de düşünürsek aslında bizim tabirimizle don kişot gibidir. Alaskaya varmadan kanoyla sınırı geçmiş, bir köyde yepyeni dostluklar da yaşamıştır. Hatta köydeki güzel bir kız kendisine ilgi duymuş olsa da sonraları Twillight filminden birçoklarının tanıyacağı Kristen Stewart'a bile pas vermez bizimkisi. Derdi başkadır onun...


Fairbanks belediyesinin terk edilmiş eski bir otobüsünde 4 aydan fazla insanlardan uzak tarzan hayatı yaşayan kahramanımız karlar eriyince dönüp başka bir heyecanın planlarını şimdiden yapmıştır. Fakat unuttuğu birşey vardır. Kışın gittiğinde az akan donmuş nehrin yerinde eriyen karlarla gürül gürül akan bir akarsu ona geçit vermez. Geri dönüp suların çekilmesini bekleyen McCandless, kendisine yol gösteren kitaptan yanlış bir bilgi ile toksin içeren Eskimo patatesi (Hedysarum alpinum) tohumlarından yer. Zehirlendiğini anladığında artık çok geçtir. Zayıflayan bünyesi daha fazlasını kaldırmaz. Filmin bittiğini anlamış, ölümü karlılamak için ruhunu hazırlığa başlatır. Son nefesinde iyiki de yapmışım... Der gibi gökyüzüne bakarak gözlerini uzaklara, çok uzaklara diken McCandless o bakışıyla son vuruşu yaparcasına bir finalle elveda dedi. 



Bütünüyle gerçek bir hikaye olmasındanmıdır, düzene isyan mıdır, sisteme bir başkaldırımıdır yoksa alışılmış bir film anlayışından farklılık mıdır nedir ama unutulmayacak bir film, Emile Hirsch'in performansıyla göz doldurmasının yanında bu filmi eften püften biri yapamaz derken hem yapımcılığını hem de yönetmenliğini Sean Penn'in üstlendiğini de görünce bütün taşlar yerine oturuyordu.

2007 yılından bu yana böylesine bir filmin tadını filmden bir yıl önce gene yaşanmış bir hikayeden almıştım. The Pursuit of Happyness - Umudunu Kaybetme (2006) Dramı birebir yaşatan bir başyapıt idi. Her ne kadar iz bırakan filmlerden ikisinden bahsetsek de Into The Wild (Özgürlük Yolu) ile temasından ziyade gerçeklikten başlayan doğada özgür kalıp bu özgürlüğün içerisinde insanın çazresiz kalışını anlatan diğer bir yapım, bu yıl oscar adayı olan ve en az bir ödülle döneceğinden şüphe etmediğim 127 Hours (127 Saat) oldu.

Dağcı Aron Ralston tek başına Utah yakınlarında bir kayalıkta mahsur kalması ile uçsuz bucaksız çölde bir çukurda sıkışan elinin acısı ve tükenen ümitlerin gelgitleri arasında hayatta kalmak, biçare bir halin insanı geçmişiyle, yaptıkları ve yapamadıklarıyla yüzleştirmesini izletiyor insana film. Suyu, yemeği tükenmek üzeder. Eli sıkışan kayın arasında renkten renge girerken oradan kurtulmak da o kadar kolay değildir. Ya elinden vazgeçecek ya hayatından. O kadar kolay mı?

Seçim yapmak zor olsa da seçimini uygulamaya geçirmek pek de kolay olmasa gerek. Susuzluğun kendi idrarını tabiri caizse sidiğini içirten çaresizlikler içerisinde annesini, sevgilisini umutlarını düşlerken el kamerasına içinde bulunduğu çıkmazı espirileriyle anlatmak onun için bir avuntu, ölürse kalanlara da bir hatıraydı... Annesinin telefonuna baksa dağ gezisini erteleyecek, macerasına çıkamayacaktı. Fakat annesinin sözünü dinlese belki de bunlar başına gelmeyecekti.

Bir bardak su... İnsana idrarını içtirten susuzluk bu. Çıksan çıkamazsın kalsan kalamazsın. Ölüm ile acı, acıdan sonra bir elinden yoksun kalmanın çaresizliğinde insan izlerken; onun yerinde olup, farklı alternatifler üretebiliyor. Filmde biraz eksik kalan unsur o eli oraya o şekilde sıkıştıran kayanın yaptığı basınç Aron Ralston'u canlandıran James Franco'nun yüzünde daha net, acı dolu bakışlar bırakabilirdi, bırakmalıydı da. Senaryo biraz da onun ruh hali üzerine yoğunlaşsa da bu kısmı atlamasalar daha iyi olurdu.

Finalde testere (saw) serisinin ilkinde vuku bulan yaşamak istiyorsan bedeninin birazından vazgeçeceksini izledik. Bir yudum suyun değerini, yumuşak bir kanepede oturmanın keyfi, bir lokma yemeğin aslında ne kadar önemli olduğunu, sevdiklerine elveda bile diyemeden ölmenin arefesinde farkına varmak bir o kadar acımasız bir o kadar da anlamlı...

İşte oyuncunun ve senaryonun izleyeni böylesine alıp götürmesiydi bu kadar cümlenin yazının uzamasına neden olan. Böylesine yapımlar birkaç yılda bir gelse de benim gibilerini mutlu ediyor. 127 Saat filmini izlerken Into The Wild kendini bol bol hatırlatıyor.

Bu türün meraklıları bu iki filmi eğer hala izlememişse çok şey kaçırdıklarını görecekler. Eğer ben Esaretin Bedeli, Brave Heart, Titanic gibilerini çok severim ağır filmlerden hoşlanmam uyutur diyen popüler sinemanın dışına çıkmakta zorlananlar bunlardan da sıkılacaklardır. Fazla zorlamasınlar kendilerini...
Google+ paylaş

Benzer Konular :

    Yorumlar
    Facebook Yorumları

1 YORUM YAPILDI. Görüşünüzü belirtin ! :

  1. En son verdiğiniz gerçek kişiler sanki aynı yada kardeş gibi çok benziyolar yaa :)

    YanıtlaSil

►Bir profiliniz yoksa "Yorumlama biçimi" seçeneğinden "Adı/URL" kısmına isminizi yazarak (url zorunlu değil) veya "Anonim" bölümüne tılayarak yorumunuzu yazabilirsiniz.