Doyumsuzluluğun senaryolaşmış hali...

İlk başta hayatında ""mutluluğu tam anlamıyla yakalayamamış bir kadının serüvenleri" izlenimini herhalde fragmanını izleyen, afişini gören bir çok kişi böyle bir kanıya kapılmıştır. Başrollerde Julia Roberts olunca işin rengi daha da farklılaşıyor. O ve onun gibi yıllarını sinemaya adamış ustalar öyle kof senaryolara evet demezler...

"Evet" diyebiliyorlarmış. Sanki kendi iç dünyalarını anlatmış senaryo. Onca başarı, zengin bir yaşam, teknolojik imkanlar falan, falan, falan. Gerçek mutluluk mu o yok belki. Yapmacıklarla dolu, süslü şaşalı bir dünyanın sahte dostluklarında bir arayışın gerçek hali de olabilir böylesi holywood aktör ve akrislerinin dünyası. Hiçbiri değilse bile senaristin bilinç altı genel konsept.

Julia Roberts'ın son filmi böyle bir yapım. Ya Dua Et Ya Sev - Eat Pray Love (2010); Elizabeth Gilbert karakteri kocasıyla her türlü imkana rağmen gene de mutsuzdur. Mutluluğu da onunla yakalayamayacağına artık inanmıştır. En önemli kararları alacakları bir günde ayrılmak istediğini söyler ve çekip gider. Hayat ona yeni fırsatlar sunabilecek mi derken genç, yakışıklı üstelik bir de sanatçı biri olan David ile yolları kesişir. David ona saygı duyuyordur istediklerini ona verebileceğini inanan Gilbert zamanla aradığı mutluluğu ondan da alamamaya başladığını hisseder.

İçinde bulunduğu çöküntüyü aşmak için belki de çevresinden uzaklaşmak en iyisidir. Zaten doğunun mistisizmi onu hep çekmiştir. Bir kahinin onun geleceği hakkında söylediği kehanetler birbir gerçekleşmiştir. Kocasından ayrılacağından tutun yeni birini bulacağına kadar sonra dönüp dolaşıp Bali'ye geleceksin demesine kadar...

Bilinç altına yerleşen kehanetler mi onun hayatını şekillendirdi yoksa hakikaten kaderi böylemiydi? Bu gelgitler içinde düşer yollara Gilbert. Önce aşık olduğu İtalya'ya yerleşir. Dilini öğrenirken yepyeni arkadaşlıklar kurar. Hiç denemediği enfes makarnaları, kavunlu janbon, ricotta peyniriyle beraber közlenmiş patlıcan, kömürde pişen spagetti, tavşan yahnili pappardelle, istiridyeli linguini, alla romana ve odun ateşinde pişen milano pizzasını tadar. Hatta şükran gününde italyan arkadaşının dağ evinde mükemmel bir ziyafet bile vardır. Ayrıntılar içerisinde bir diyalog var ki filmi özetliyor sanki; bizim gibi akdeniz insanı olan sıcak kanlı, geleneklerine bağlı italyan anne Gilbert'in durumundan biraz da rahatsız olmuştur. Filmi anlatan bir sahneydi o kadının Gilbert hakkında oğluna söyledikleri ilk izlenimleri.

-Bu kız nereli ?
-Niye burada?
-Nereye gidecek İran'a mı?
-Evilimisin peki?
-Hayır değilim...
Gilbert evli olmadığını ve Hindistan'a gideceğini söyleyince de
Anne patlatır bombayı..
-Bu arkadaşının sorunu ne, lezbiyen falan mı?

Hem evli değil hem de kadın başına dolaşıyor olsa olsa ya hippi ya da lezbiyendir. Anne konuyu özetlemiştir...

İtalya'nın eşsiz tarihi dokusu ve leziz yemekleri onu baya etkilese de içinde iman arayan bir ateistin ruhsal bunalımı misali doğuya gitme güdüsü alev alev yakmaktadır iç dünyasını. Rüya gibi geçen birkaç haftanın ardından Hindistan'da bir tapınakta Hindu öğretilerinin hayatına sokmaya çabalayarak hayatın anlamını ve gerçek mutluluğu arar. Ne yazık ki olmuyor olmuyor olmuyordur. Yaşadıkları anlık keyiflere dayanan ruhsal enteresanlıklar olsa da burada da aradığını bulamaz...

İyi insanmıyım yoksa kötülüğün vicdan azabı mı bende bu susamışlık sorusuna usta oyuncu Richard Jenkins (Richard) ile hindu tapınağında yaptıkları beyin fırtınasında yanıt ararsa da unutamayacağı hoş anılar dışında pek de fazla bir sonuç alamaz. Çevresine bakar, hintli insanlar fakir olmalarına rağmen, ağır işlerde çalışmalarına, genç yaşta evlenmelerine karşın bir şekilde mutluluğu ucundan kıyısından bulmuştur garibim hint fakirleri. Ah ne güzel ddeyip iç geçirir hümanist bakışla fakat onların paydaları anca uzaktan bir gülümsemeye neden olur dahası olmaz Gilbert'in ruh aleminde.

Evet.. Döndük dolaştık Bali'deki kahinin huzuruna çıktık. Bari sen anlat ben neyim neden böyleyim ve ne olacağım... O da bağdaş kur ruhunu dinle özüne dön meditasyon yap iyilik içinde ışık sende gibi mistik düşüncelerle dergah vari mekanında kutsamaya başlar esas kızımızı. Elbette kahramanımız burada da yeni insanlar yeni aşkları mıgnatıs gibi çeker kendine. Karizmatik birileri burada da bulur onu. Gel gelelim geçmişi ve ruhu onu gene rahat bırakmaz...

Ne öğrendik şimdi bu filmden yada neyi yaşattı Ya Sev ya Dua Et filmi izleyenlerin hayal dünyasında? Hayatın gizli sanılan sırlarını göremeyen maddeci dünyanın insanı göremiyor elindekilerle yetinmek, küçük şeylerle mutlu olabilmek kavramını. Öğrendiğimiz tek şey gene küçük şeylerin varlığından geç de olsa haberdar olabilmenin felsefi bakışlarda saklı olduğu. Değermiydi kaybettiklerine, kaybettim derken kazandıklarını, eline geçen yeni fırsatları elinin tersiyle itmeye?

Kendi içinde tutarlı bir yanıt ancak; olsun ben vazgeçmedim aradım olabilir... Gerçek mutluluk, dünya barışı vs. vs. vs. gibi kavramların ütopya, doyumsuz bir arayışın ayrılmaz birer enstrumanı olduğunu insan ya elindekileri kaybedince ya da hayat denilen filmde makaranın bittiğini görünce anlıyor. Ya Dua Et Ya Sev böyle bir arayışın serüveni. Doyumsuz bir kadının doyum arama maceraları.

İzlerken renkli hint kültürünü, Bali'deki mistik dünyayı, İtalyan yemeklerini ve sokaklarındaki dünyayı merak ediyorum derseniz keyifli dakikalar geçirebilirsiniz filmde. Yoksa ağır ağır depresif bir iç dünyanın debdebeli sarsıntıları arasında bitsin artık diye isyan ederken iki saatten fazla süren bir film size uyumak için bulunmaz bir fırsat olacaktır.

Bu arada insanın aklına gelmiyor değil, erkeklerin kaçı Ya Sev Ya Dua Et kadınından hoşlanır?
Google+ paylaş

Benzer Konular :

    Yorum yapın
    Facebook yorumları

0 YORUM YAPILDI. Görüşünüzü belirtin ! :

Yorum Gönder

►Bir profiliniz yoksa "Yorumlama biçimi" seçeneğinden "Adı/URL" kısmına isminizi yazarak (url zorunlu değil) veya "Anonim" bölümüne tılayarak yorumunuzu yazabilirsiniz.