Kahire’deki Tahrir Meydanından Wall Street’e

Oliver Stone’un 1987 yılındaki Wall Street adındaki yönettiği film gerçektende çok başarılı olmuştu. Tabii Michael Douglas’ın ve Charlie Sheen’in karizma ve yetenekleri de bu başarıya yardım etti. 2010 yılında filmin devamı olan Wall Street: Money Never Sleeps vizyona girdi. İlki gibi başarılı değildi ama yine de yapımcılara para kazandırdı.

Fakat bu günlerde meşhur Wall Street bayağı çaptan düştü. İnsanlar toplu hâlde “Occupy Wall Street” sloganıyla gösteri yapıyorlar. Finans krizinde şirketleri kurtarmak için verilen paranın doğru yerlere gitmediğine inanıyorlar. Ellerindeki sloganlarda “bize, yâni %99’a katılın” yazıyor. %1’lik süper zenginin âdilâne vergilendirilmesini istiyoruz diyorlar. Brooklyn Bridge’de holdinglerin açgözlülüğüne, küresel ısınmaya ve sosyal eşitsizliğe karşıt yazılarıyla gösteri yapanlar arasında 700’den fazlası tutuklandı. Ülkenin birçok büyük kentine Occupy Los Angeles, Occupy Chicago, Occupy Boston ve Occupy Atlanta olarak aynı gösteriler sıçramış durumda.


Büyük medya da bunlara yer veriyor ama mümkün olduğu kadar da görmezlikten geliyor veya küçümsemeye çalışıyor. Belki de en kaliteli haberler City University of New York’un (CUNY) yayınladığı Democracy Now! adlı haber programında yer alıyor. Amy Goodman’ın sunduğu programda bunun geri dönülmez büyük bir hareket olarak başladığı savunuluyor. Democracy Now! her zaman farklı görüşlere yer veren ve seviyeli eleştiriler yapan bir programdır. Aslında Başkan Barack Obama’da bu gösterilerin haklı tarafları olduğunu ifâde etti. Yine de CNN veya Fox News gibi aşırı sağ medya kurumları her zamanki gibi tarafgir tutumla bu olayları değerlendiriyorlar.


Yönetim karşıtı benzer gösteriler Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrikada’da oluştu. Şu âna kadarki en ciddi gelişmeler Arap ülkelerinde meydana geldi. Hüsnü Mübarek’in 30 senelik diktatörlüğüne nokta konuldu. Tunus’da Başbakan Zine El Abidine Ben Ali 23 yıllık iktidardan sonra koltuğundan çekildi. Muammer Kaddafi’nin son kalesi de düşmek üzere. Benzer olaylar Yemen, Ürdün, Suriye, Cezayir ve hâttâ Arap ülkelerinin dışında Pakistan’a da sıçradı. Büyük kitleler diktatörlerden, adaletsizlikten, hantallaşmış sistemden bezdiler. Gençler iş istiyoruz, güzel bir gelecek istiyoruz diyorlar. New York’taki gösterilerdeki gençler de burası Kahire’deki Tahrir Meydanı diyorlar. Yâni Mısır halkının zaferini kutluyoruz, bizlerde değişim istiyoruz anlamını taşıyor.

Daha önce yazdığım Arketipal Kozmoloji ve Dünyâ Tarihi adlı makalemde Richard Tarnas’a ve Cosmos Psyche kitabına yer vermiştim. Kitapta Spartacus’den bu yana en önemli ayaklanma, yönetime isyan ve sistem değişimlerinin Plüton-Uranüs hizalanması dönemine denk geldiği yer alıyor. Profesör Tarnas, bilhassa, 1960’lı yıllardaki olayları detaylı olarak ele almış. Benzeri olayların bir sonraki Plüton-Uranüs dönemine denk geleceğini belirtmişti. İşte biz şu ân o dönemde yaşıyoruz ve bu 2020’ye kadar devam edecek.
Şunu anlamalıyız ki her birkaç senede bir Arap ülkelerinde benzeri görülmemiş olağanüstü olaylar yaşanmıyor. Yâhut Amerika’da böylesi örgütlenmiş ve sistem değişikliği isteyen gösteriler de her sene olmuyor. Richard Tarnas çok isâbetli öngörüde bulundu. Gelişen olaylar Plüton-Uranüs hizalanmasına arketipal anlamda tamamen uygun fenomenlerdir. Muhakkak ki okurlardan bu görüşe katılmayanlar olabilir ama klişe eleştirilerde bana biraz anlamsız geliyor. Meselâ, “canım işte bu olaylar durduk yerde gezegenlerin hizalanmasıyla patlak vermedi ya evveliyatı var, bunları hazırlayan ön koşullar oluştu” diye alışılagelmiş eleştiriler var. Kimse “hayır efendim sâdece gezegenler hizalandı diye oldu bunlar yoksa her yer güllük gülistanlıktı” demiyor ki!

Profesör Tarnas gibi Harvard Üniversitesi Kültürel Tarih Bölümü mezunu birisi tarihsel olayların içeriğinin tamamen farkında. Arketipal kozmolojiyi tarihsel süreçleri ve sosyal psikolojiyi daha derinlemesine anlamak için yardımcı unsur olarak görüyor.


 Bu yaşadığımız Plüton-Uranüs döneminde anarşist/otonomist olarak kendini tanımlayan Voices of Resistance from Occupied London adlı dergi İngiltere’de kuruldu. Gene bu dönemde, University of Massachusetts’de profesör olan Richard Wolff Capitalism Hits the Fan adındaki belgesel filmi yaptı. Bu tür yapımların ilgi görmesi tarihsel evriminde sosyalizm kelimesinin olumsuz anlam içerdiği bir ülkede büyük bir fenomen olarak değerlendirilir.


Ronald Reagan başkanlık dönemi boyunca gizli saklı yapmadan astrolog Joan Quigley’e danışıyordu. Hâttâ George H. W. Bush’u vice president olarak astroloğu tavsiye etti. Oğlunun aksine, George H. W. Bush, CIA yöneticiliği yapmış zeki bir insandı ve bu tür konulara çok yakındı.

Kur’ân falcıları lânetler ama İncil açık bir dille astrologları lânetler. Bundan dolayı Time dergisine kapak olan büyük bir olay oldu. Artık daha gizli devam ediyorlar. Richard Tarnas’a arketipal kozmolojiyi tanıtmaya çabaladığımı ama ana akım veya modern psikiyatride, eğlence ve fal amaçlı astrolojiyle bir tutulduğunu yazdım. Kendisi de şu cevabı verdi: “Thanks for your valiant effor, Uğur. Unless the psychiatrist is Jungian or transpersonal, one has to expect that kind of reaction. And you can see why: to overcome the assumption that underlie basic psychiatric training, a psychiatrist would need to have had direct experience of compelling astrological correlations, or had some form of powerful opening of consciousness to other realities. That’s rare in that profesion, though fortunately there is a small but growing number that have”. Profesör Tarnas’a katılmadığım nokta olarak şunu belirtmem lâzım ki, her Jungiyen psikiyatr astrolojiye sempati duymaz. Yine de Richard Tarnas, Robert Hand veya Glenn Perry gibi çok iyi eğitimli insanların yazdığı eserlerin ön yargısız okunup değerlendirilmesinin fayda getireceği kanaâtindeyim. En azından bir şans tanınmalı.

Politik ve sosyokültürel gelişmeleri doğru değerlendirecek politikacılar, yazarlar ve akademisyenler olmalıdır. Yukarıda yazdığım kozmoloji bağlantısını kabûl etmeyebilirsiniz ama televizyonlarda yanlış yorumlar yapan o kadar sözüm ona rasyonel(!) kişiler gördüm ki, artık hâlen nasıl utanmadan değerlendirmeler yapıyorlar anlamıyorum.

Örnekler verebilirim: 1995’de Türkiye gümrük birliğine girince Avrupa Birliği’ne girmesi kesinleşti olarak yorumlanmıştı. Gümrük birliğinden sâdece kazık yedik.  Annan Plânı’nın referanduma götürülmesinden önce KKTC Başbakanı Mehmet Ali Talat’a bir programda şöyle bir soru soruldu: “Peki, ya Rum Kesimi hayır derse”? Başbakan Talat gülümseyerek “ben o zaman görürüm onları” dedi. “Hayır” dediler ve sonrasında ben birşey görmedim. Kimse Rum’lara birşey demedi.
2008 yılında Amerikan ordusunun İran’a gireceği veya en azından hava saldırısı yapacağı söylendi durdu. O da fos çıktı. Bir aralar Yunanistan’ın, Avrupa Birliği’ndeki en çok usûlsuzlük olan, düzensiz bir ülke olmasından dolayı Birlik’ten çıkarılacağı söyleniyordu. Öyle bir şey olmayacağını zâten biliyordum ama inananlar da vardı. Yunanistan’ın şimdiki krizden kurtulması için 8 milyar Euroluk yardım kasım ayında devreye girecek. Benim görüşüm krizin ucu onlara dokunsun veya dokunmasın Avrupa, Yunanistan’ı yüzüstü bırakmaz.

MİT teşkilâtında çalışmış, bâzı görüşlerini beğendiğim ve en son Ömer Lütfi Mete ile beraber yazdığı Derin Devlet adlı kitabını okuduğum Mahir Kaynak 2005 yılında bir tesbitte(!) bulundu. Kürtler, Batı tarafından dünyâda kötü gösterilmek isteniyormuş. Hemen karşılığını vereyim. Amerikalı bir arkadaşım “biz, Kürt’leri melek gibi insanlar olarak biliriz, hiç hata yapmazlar” demişti. Gerçektende her ne sebepten dolayı olursa olsun Batı’da çok popülerler. Dünyânın nerdeyse her yerinde çok müthiş bir imajları var. Örneğin Bangladeş, Türkiye’yle hiçbir alıp veremediği olmayan bir ülkedir. Hâttâ başkent Dakka’da en büyük bulvarlarının adı Kemal Atatürk Bulvarı’dır. Türkiye’yi gerçekten de seven ve destekleyen Bangladeşli bir profesörüm vardı. O bile Abdullah Öcalan yakalanınca şu yorumu yapmıştı: “Niye Kürt’lere kötü davranıyorsunuz ki! Öcalan halkı için savaşıyordu”. Buyrun burdan yakın! Tabii, ondan sonra PKK terörünü kendisine anlattım.

Bunlar sâdece sınırlı bir vakit ayırabildiğim için aklıma hemen gelen bâzı örnekler. Aslında aydınlar(!) tarafından yapılmış böyle yanlış tutarsız değerlendirmeleri anlatan kitap bile yazılır. Bu tür saçma sapan yorumlar spor ve san’at üzerinede yapılıyor.

Bekir Coşkun bir yazısında “lâfını hiç anlayamadığım Hıncal Uluç gibi Allah’ın gevezeleri spor yazarı olursa sporun gelişimine bir katkıları olmaz” gibi bir yorum yapmıştı. Bir diğer yazısında da “Cem Yılmaz’a hiç gülemedim” diyor, “zorladım kendimi gülmek için, sonrada yanımdakine dönüp sordum: Ne dedi, ne dedi”?

Hangi özgeçmişden gelirse gelsin, olayları doğru değerlendirip toplumsal gelişime katkıda bulunan insanlara ihtiyacımız var.

Google+ paylaş

Benzer Konular :

    Yorum yapın
    Facebook yorumları

0 YORUM YAPILDI. Görüşünüzü belirtin ! :

Yorum Gönder

►Bir profiliniz yoksa "Yorumlama biçimi" seçeneğinden "Adı/URL" kısmına isminizi yazarak (url zorunlu değil) veya "Anonim" bölümüne tılayarak yorumunuzu yazabilirsiniz.