Küresel Şirketler

21. yüzyılın keskin rekabet şartlarında önce ayakta durmak, daha sonra da güçlenmek amacıyla birleşen "küresel şirketler" gerçeği ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu şirketler, devasa imkânları ve yapılarıyla yeniçağın rakipsiz imparatorları olarak şekillenmektedir. Küresel şirketlerin, insan hakları ve demokrasi gibi değerlerle nasıl yan yana yaşayacağı konusu, daha bugünden cevaplandırılması gereken önemli bir soru haline gelmiştir.

Küresel şirketler, borsa, devlet tahvili, yabancı yatırım borularıyla kaynak transferini kendi lehine gerçekleştirirken, yine o ülkede, efendisinin haklarını koruyup kollayacak, işlerinin taşeronluğunu yapacak, örneğin bir komşu devleti işgal ettiğinde tanklarının, helikopterlerinin, araçlarının benzinini temin edecek, kendi burjuvazisini oluşturmayı da ihmal etmiyor. Bu burjuvazi de, yaşadığı ülkede gelir adaletsizliğine neden olacak faaliyetleri rolü icabı yerine getiriyor. Gelir dağılımı adaletsizliğini, sanki meşru bir iktisadi hayatın kaçınılmaz bir sorunuymuş gibi göstermek için de başka sorunlar bir yanıltmaca aracı olarak kullanılıyor. Birçok ülkeden daha zengin ve güçlü bir konuma sahip olan bu "yeni ekonomi imparatorluklarının nasıl denetleneceği belli değildir. Böyle bir endişe bile taşımayanların beyinlerde milli devletlere ve kültürlere karşı yıkım seferberliği başlatmasının hiçbir etik ve demokratik izahı yoktur. Bu bağlamda sonuç olarak söyleyeceğim husus şudur: Küresel sefaletin ve kargaşanın hüküm sürdüğü, teknolojik ve ekonomik uçurumların büyüdüğü bir dünyada, bütün insanlığın ortak birikimlerini ve değerlerini koruyup yaşatmak çok zor, hatta imkânsızdır. Uluslararası kuruluşlar ve devletler, eğer adil ve insanî bir dünya düzeninin tesisini gerçekten önemsiyor iseler, bu ve benzeri meselelere öncelik atfetmenin gerekliliğini de kabul etmek zorundadırlar. Aksi takdirde, ortaya, eski ilişki biçimleri olan düşmanlık ve çıkar mücadelelerinin daha da büyüyerek yeni kurum ve kavramların şemsiyesi altında devam ettirilmesinden başka bir sonuç çıkmayacaktır. Bu da kaçınılmaz biçimde küresel çatışma ve kutuplaşmaları, öldüresiye bir rekabeti beraberinde getirecektir.

Yeni doğan küresel düzenin öncülüğünü, çoğu bazı bağımsız uluslardan da büyük olan birkaç yüz dev şirket yüklenmektedir. Örneğin, Ford'un ekonomisi Suudi Arabistan ve Norveç'inkinden büyüktür. Philip Morris'in yıllık satışları Yeni Zelanda'nın gayrisafi milli gelirinden fazladır. 1980’lerde çokuluslu şirketler çoğu ülkede ayrı ayrı operasyonlar düzenler ve çalışmalarında yerel koşullara ayak uydururlardı. 1990'larda ise büyük girişimler ve hatta küçüklerden bazıları bile, zaman, mekân, ulusal sınırlar, dil, gelenekler ve ideoloji konularında eski sınırları aşan teknolojik olanaklara ve stratejik görüşlere sahipler.

Dünya çapındaki bu ekonomik etkinlik sistemleri, daha şimdiden hiçbir dünya imparatorluğu ya da ulus-devletin başaramadığı ölçüde bir küresel bütünleşme gerçekleştirmiştir. Her birinin arkasındaki itici güç büyük ölçüde merkezleri ABD, Japonya, Almanya, Fransa, İsviçre, Hollanda ve İngiltere olan bir avuç dev şirkettir. En tepedeki 300 şirketin toplu varlıkları kabaca tüm dünyadaki üretim varlıklarının dörtte birini oluşturmaktadır. Küresel kuruluşlar küresel ölçekte planlama yapan insanlar tarafından yönetilmektedir. Politikten çok ekonomik, kamusaldan çok özel olarak nitelendirebileceğimiz bu kurumlar, dünyayı kapsayan teknikler bularak, herhangi bir yerde üretilip her yerde satılabilecek ürünler geliştirerek, kredilerini dünyanın her yerine yayarak ve her köye, her mahalleye ulaşabilen küresel iletişim kanallarına girerek, 21. yüzyılın dünya imparatorlukları haline gelmekteler. Bu uzay çağı işletmelerinin mimarları ve yöneticileri, son yıllarda dünya politikasındaki dengelerin bölgelerden, tüm dünyayı etkileyebilen hükümet ve şirketlere kaydığını biliyorlar. Hemen her yerde, devletlerin umut ve iddiaları azalırken, bu şirket imparatorlukları ortak mekânları işgal etmekte ve gittikçe daha fazla sayıda insanın yaşamlarını derinden etkilemektedirler. Eğer, bir hükümet bir şirketin çok sert bulduğu ekonomik yaptırımları uygulamaya kalkışırsa, şirket çeşitli biçimlerde o hükümetin yetki alanından kaçabilmektedir.

Etkin kamu yönetiminin gerilemesi uluslararası ekonominin de dengesini bozmaktadır. Şirketlerin her yere gidebilme, herhangi bir ürünü üretebilme, hemen hemen her türlü hizmeti verebilme ve o an hangi iş alanı daha kârlı görünüyorsa oraya kayarak kendilerini baştan yaratabilme olanaklarının bulunduğu bir dünyada, çerçevesi etkin bir kamu yönetiminin koyduğu kararlarla çizilmeyen bu seçenekler kârlı, ancak tehlikeli olabilmektedir. Şirketler uluslararası sularda birbirleriyle çarpışmakta, birbirlerini yutmakta ve yutulmaktadır. Sonuçta, ortaya gittikçe daha güvenilmez bir ekonomik tablo çıkmaktadır. Olağanüstü zararların peşinden olağanüstü kârlar gelmekte, bunlar hep baş döndürücü bir hızla gerçekleşmektedir. Ekonominin anahtar sektörlerinde gittikçe daha az şirket ayakta kalmakta; yitirenler ya başkalarına yem olmakta ya da iflas etmektedir. Kontrolden çıkmış bir sistemin tehlikeleri gittikçe daha belirginleşmektedir.

Küresel şirketler az sayıda yüksek ücretli nitelikli iş ve daha da fazla yarı-nitelikli montaj işi sunduklarından, kalkınmakta olan kalabalık ülkelerin politik liderleri yabancı sermayeyi çekmeye pek heveslidirler. Borç içindeki ülkelerin dövize gereksinmeleri vardır ve yerli ihracat operasyonlarıyla küresel şirketler zaman zaman eldeki tek döviz kaynağı olmaktadırlar. 1970'lerde, yabancı yatırımlara sınırlama getiren kalkınmakta olan ülkeler de ödemeler dengesi sorunlarını çözmenin başka yolunu görmediklerinden, kapılarını yabancılara açmaktadırlar. Kalkınmak için başvurdukları diğer yollar çıkmaz sokakta bitmiştir. Muazzam kaynaklarına rağmen Çin, Maocu otokrasiyi terk ettiğinde yoksul ülkelerin liderleri 'kendi kendine yeterliğin' ne ölçüde pratik olduğunu bir kez daha düşünmeye başladılar. 1970'lerin radikal düşleri, yani devletlerarası yüklü transferler, üçüncü Dünya için Marshall Planları, küresel bir Kuzey-Güney pazarlığı, Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen, muazzam Kuzey-Güney ticareti, küresel çağda ideolojik moda değişikliğinin kurbanı oldular. Artık, dünya çapında güç ilişkileri konusunda daha ciddi ve gerçekçi bir yaklaşım hüküm sürmektedir. Tüm bu nedenlerden ötürü, hükümetlerin yabancı sermaye karşısındaki pazarlık güçleri de gerilemiştir.

Amerikan kökenli küresel şirketlerin başındaki kişiler, kendi şirketleri konusunda Pentagon ve Hazine yetkililerinin dile getirdikleri hayallerden hiçbirine kapılmamaktadırlar. Üst düzey bürokratlar, merkezi Detroit'te olan küresel devlerden, sanki birer ulusal varlık ve ulusal politikanın araçlarıymış gibi söz ederlerken, şirket yetkilileri gerçekte kim olduklarını söyleyerek çok daha içten davranmaktadırlar. Bu kişiler, büyük sermaye kaynaklarının ve dağıtımcılarının Ulusal olduğu iddiasında değillerdir. Şirketlerini genelde devletsiz olarak tanımlarlar. Şirketin varlığını sürdürebilmesinin anahtarı esnekliktir. Halka karşı sorumluluk, başkanları, bürokratları ve senatörleri değerlendirirken çok önemli bir ölçüt olmakla birlikte, büyük şirketlerin yöneticilerine bağlamamaktadır. Şirketler yerel, ulusal ve uluslar üstü düzeylerde politik kurumların sınırlarını aştıklarından, ulusal liderler, ekonomik konular üzerindeki denetimlerini gitgide yitirmektedirler. Sonuçta dünya, modern çağdaş eşi benzeri görülmemiş bir yetki bunalımıyla karşı karşıyadır. Dünyanın hâlihazırdaki durumu göz önüne alınacak olursa, küresel politik normlar, küresel ekonomik ilkeler, küresel bir hukuk sistemi ve caydırıcı diploması yürütecek etkin küresel makamların artık tarih sahnesine çıkması gerekmektedir.

Ulus-devletlerden ve uluslar-ötesi piyasalardan oluşan bir dünyada, şirketlerin kimliğini belirleme sorunu yeni bir sorun değildir. Şirketler, mal, bilgi ve kârların serbest dolaşımını engelleyen her türlü ulusal yasalardan kaçmanın düşlerini kurmaktadır. Bu düşlerini de 29 ORCD ülkesinin bir anlamda gizlilik içersinde anlaşmak üzere oldukları, Çok Taraflı Yatırım Anlaşması (MAI) girişimi ile de çözmek üzeredirler. Ancak, bir yandan da küresel şirketler, ellerindeki pazarları koruması, yeni pazarlara girmeleri için destek vermesi, işgücü ve çevre masraflarını düşük tutması ve işletmelerini çeşitli biçimlerde teşvik etmesi için sırtlarını kendi devletlerine dayar. Büyük şirketlerle anavatanları arasındaki ilişkiler çeşitlidir. Japon kültüründe, hükümetle iş dünyası arasında bir kol boyu bir mesafe bile olması çok garip karşılanmaktadır. ABD'de bu ilişki Japonya'da olduğu kadar içli dışlı olmasa da, şirketlerin politika dünyasına el atmaları sayesinde, çoğu zaman öne sürüldüğü kadar soğuk da değildir. Kuramsal olarak, federal ve yerel yönetimlerin Amerikan bayraklı küresel şirketler üzerindeki etkinliği, yabancı şirketler üzerindekinden fazladır. Bunun nedeni, Amerikan şirketlerinin Amerikan yasaları çerçevesinde kurulmuş ve genelde yabancı şirketlere oranla Amerikan pazarına çok daha bağımlı olmalarıdır. Hükümetin kendi şirketlerine yönelik tutumu, rekabet açısından avantaj da dezavantaj da yaratabilir.

Japon hükümeti ülkesini terk eden şirketlerine Amerika'nın verdiği ölçüde vergi indirimi tanımaz. Ulusal çıkarlar konusunda daha net bir bilince sahip olmaları sayesinde, Japon hükümeti şirketlerine vatandaşlarının uzun dönemli gereksinmelerinin karşılanması doğrultusunda baskı yapmaktadır. Hükümetlerin sağlık, eğitim, limanlar, yollar ve diğer kamu altyapı projeleri konularında ne kadar ve nasıl para harcadıkları da, o ülkenin şirketleri için birer avantaj ya da dezavantaj olabilir. Japon şirketleri Japon hükümetinin ilk ve orta eğitime yaptığı yatırımların yararını açıkça görmüşlerdir. Bu bağlamda, oyunun kuralları hiç eşit değildir. Bir zamankinden daha az da olsa, küresel bir şirketin ulusal kökeni ulus-devletlerden oluşan bir dünyada hâlâ önemlidir. WTÖ’ nün bile küresel şirketler için çalıştığı görünen bir gerçektir.

Hiç yorum yok

►Bir profiliniz yoksa "Yorumlama biçimi" seçeneğinden "Adı/URL" kısmına isminizi yazarak (url zorunlu değil) veya "Anonim" bölümüne tılayarak yorumunuzu yazabilirsiniz.