İstiklal Mahkemelerinin Yargılama Usulü


İstiklal Mahkemeleri ilk olarak Kurtuluş Savaşı yıllarında özellikle asker kaçakları sorununa çözüm bulmak amacıyla Büyük Millet Meclisi tarafından kurulmuş özel mahkemelerdir. Mahkemelerin kendine has özelliklerinden dolayı olaylara hızlı çözümler bulması ve asker kaçakları sorununu kısmen çözmesi, isyanlarda etkili olması Ankara yönetiminin işini kolaylaştırmıştır. 

Savaş sona erdikten sonra rejimin faaliyetlerinin tepki çektiği noktada İstiklal Mahkemeleri yeniden kurulmuş ve halk üzerinde otoritenin kurulmasında etkili olmuştur. İstanbul‟da muhalif gazetecilerin susturulmasında, şeyh Sait isyanına katılanların cezalandırılmasında, şapka olaylarının bastırılarak şapkanın halka kabul ettirilmesinde, İzmir'de Mustafa Kemal'e suikast düzenleyeceklerin yargılamasında İstiklal Mahkemeleri etkin rol oynamıştır.

İstiklal Mahkemeleri aşağıda değineceğimiz birçok özelliğinden dolayı normal mahkemelerden farklılık gösterir. Bu özelliklerinden dolayı incelenmesi gereken bir kurumdur. Konu üzerinde bazı çalışmalar yapılmış olsa da mahkeme kayıtlarının TBMM gizli arşivinde bulunması nedeniyle tüm yönleri ile açıklanamamıştır. TBMM Başkanlığının 11 Mart 2010 tarih ve 3967 sayılı oluru ile bir proje çerçevesinde arşiv evraklarının tasnif edilerek günümüz alfabesine çevrilmesine başlanmıştır. Günümüzde bu çalışmalar halen devam etmektedir.

MAHKEMENİN YARGILAMA USULÜ

Meclisin açılmasından yaklaşık beş ay sonra 11 Eylül 1920 tarihinde kurulan İstiklal Mahkemeleri'nin yargılama usulünün nasıl olacağına ilişkin özel bir düzenleme yapılmamıştı. İlk İstiklal Mahkemelerinde görev yapacak üyeler meclis tarafından seçildikten sonra 27 Eylül 1920 tarihinde toplanarak kendilerine bir çalışma programı yaptılar ve bu konuda bir beyanname hazırlayarak kabul ettiler. Beyannamede Vatanın tehlikede olduğu, hatırlatılıyor asker kaçakları teslim oldukları takdirde affedilecekleri, mahkeme üzerinde başka bir yetkili kurumun olmadığı, en küçüğünden en büyüğüne kadar bütün memurları yargılama yetkisi olduğunu bildiriliyordu. Ayrıca hiçbir kanun maddesine bağlı kalmadan herkesi yargılayıp ceza verme yetkisine sahip olduğunu, kararlarının kesin olup derhal uygulanacağını da beyan ediliyordu. Bu bildiri basılıp mahkemeler görev yerlerine gitmeden bölgelere gönderildi ve halka duyuruldu.

İstiklal Mahkemelerinin kuruluşu anayasal açıdan da tartışmalıdır. Zira mahkemeler kurulduğunda meclis henüz anayasa yapmamıştı. Daha sonra yapılan 1921 Anayasası‟nda da yargıya ilişkin hükümler bulunmamaktadır. Ancak bu tarihlerde henüz ilga edilmemiş olan 1876 Kanun-u Esasinin hükümlerinin yürürlükte olduğu kabul edilmektedir ve 1921 Anayasasında düzenlenmeyen konularda Kanun-u Esasi‟nin ilgili hükümlerinin geçerli olduğu kabul edilmiştir. Bu noktada Kanun-u Esasi'nin yargılamaya ilişkin bölümünde bulunan 89. maddesi dikkati çekmektedir. Diyerek mevcut mahkemeler dışında özel mahkemelerin kurulamayacağını hüküm altına almıştır. Hukuken düşünüldüğünde İstiklal Mahkemelerinin kurulması bu anayasa hükmü ile çelişmektedir.

MAHKEMELERİN GÖREV ALANI

İstiklal Mahkemelerini kuran Firariler Hakkında Kanun'da bu mahkemelerin yalnızca asker kaçaklarını, buna sebep olanları, teşvik edenleri yargılayacağına ilişkin hüküm bulunmaktadır.(m.1) Ayrıca mahkeme kararını infaz etmeyen yetkililerin, bu mahkeme tarafından yargılanarak cezalandırılacağına ilişkin hüküm, Kanunun 5. maddesinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerden anlaşılacağı üzere mahkeme ilk kurulduğunda asker kaçaklarını ve buna yardım ve teşvik edenler ile İstiklal Mahkemelerinin verdiği emir ve kararları uygulamayan kişileri yargılamakla görevli idi.

Mahkemelerin kurulmasına karar verildikten sonra, üye seçimlerinin yapıldığı oturumlardan 26 Eylül 1920 tarihli oturumda, Mebuslardan Rasih Efendi‟nin verdiği bir teklif mecliste görüşülerek kabul edilmiş, daha göreve başlamadan mahkemelerin görev alanı genişletilmişti.14 Bu düzenleme ile İstiklal Mahkemesinin kurulduğu bölgelerde 29 Nisan 1920 tarihli Hiyanet-i Vataniye Kanunu'nun ihlali nedeniyle yapılan yargılamalar, düşman yararına çalışanlar, milletin maddi ve manevi kuvvetini azaltmaya çalışanlar, casusluk yapanlar bu mahkeme tarafından yargılanacaktır.

Böylece yalnızca asker kaçakları konusunda yargılama yapmak için kurulan İstiklal Mahkemelerinin görev alanı, daha göreve başlamadan genişletilmiş oluyordu.

MAHKEMELERİN YETKİ ALANI

İstiklal Mahkemelerinin kuruluşuna ilişkin mecliste yaşanan tartışmaların bir kısmı da mahkemelerin sayıları ve görevli oldukları bölgelerin nereleri olacağı noktasındadır. Genelkurmay Başkanı İsmet Paşa‟nın mahkemeye verdiği önergeye göre 14 merkezde17 İstiklal Mahkemesi kurulmalı, bu mahkemeler isimleri belirtilmiş çevre illerdeki davalara da bakmalıydı. Bu durumda mahkemelerin çokluğu nedeniyle meclis mebuslarının sayısının azalacağı gerekçe gösterilerek şimdilik yedi merkezde, hatta dört yada üç merkezde kurulması gerektiğine dair itirazlar dile getirilmiştir. Sonuç olarak sekiz bölgede İstiklal Mahkemesi kurulmuştur. Bunlar:

  1. Ankara İstiklal Mahkemesi: Ankara, Çorum, Yozgat, Kırşehir.
  2. Eskişehir İstiklal Mahkemesi: Eskişehir, Bilecik, Kütahya, İzmit, Bursa.
  3. Kastamonu İstiklal Mahkemesi: Kastamonu, Bolu, Zonguldak, Çankırı, Sinop.
  4. Konya İstiklal Mahkemesi: Konya, Afyon, Aksaray.
  5. Isparta İstiklal Mahkemesi: Isparta, Burdur, Antalya, Denizli, Muğla, Aydın.
  6. Pozantı İstiklal Mahkemesi: Adana, Kozan, Mersin, Niğde, Kayseri.
  7. Sivas İstiklal Mahkemesi: Sivas, Tokat, Amasya, Ordu, Giresun.
  8. Diyarbekir İstiklal Mahkemesi: Diyarbekir, Mardin, Siirt, Bitlis, Van, Hakkari, Elaziz, Muş, Bingöl, Malarya, Adıyaman.
Kurtuluş Savaşı devam ederken meclisin aldığı 17.02.1921 tarihli karar ile İstiklal Mahkemeleri kaldırılmış bu mahkemelerde görev yapan mebuslar Ankara‟ya çağrılmışlardı. Ancak Ankara İstiklal Mahkemesi görevine devam etmiştir. Kütahya- Eskişehir savaşlarında ordunun geri çekilmesi ve bir takım karışıklıkların artması üzerine M. Kemal başkomutanlık yetkisi ile 23 Temmuz 1921 tarihinde bazı merkezlerdeyeniden İstiklal Mahkemeleri‟nin kurulması kararı aldı. Ankara‟da devam eden mahkemenin yanı sıra Konya, Kastamonu, Samsun, Yozgat merkezli İstiklal Mahkemeleri kurulmuş ve savaş sonuna kadar görev yapmışlardır.

Cumhuriyet dönemi kurulan İstiklal Mahkemeleri ise üç tane idi bunlardan birincisi; gazetecilerin yargılanması için kurulan İstanbul İstiklal Mahkemesidir. Bu mahkeme 10 Aralık 1923 – 5 Şubat 1924 tarihleri arası faaliyet göstermiş ve yalnızca İstanbul'da yargılamalarda bulunmuştur. Şeyh Sait isyanı üzerine birlikte kurulan şark ve Ankara İstiklal mahkemeleri 4 Mart 192521- 7 Mart 1927 tarihleri arasında faaliyet göstermişlerdir.

Şark İstiklal Mahkemesi Diyarbakır ve Elazığ merkezli çalışmış, suçlular bu merkezlere getirilip mahkeme o merkezde ise yargılaması yapılıyor, eğer mahkeme başka bir merkezde ise mahkemenin gelmesi bekleniyordu. Mahkemenin yargılama alanı isyan bölgesi ve isyan olayları ile sınırlı idi. Ancak Şeyh Sait ve arkadaşlarının yargılandığı davada sanıkların bazı gazete haberlerinden etkilendiklerini söylemeleri üzere savcının mütalaası olmaksızın mahkeme üyeleri, ara karar ile İstanbul‟da gazete sahibi olan on kişinin tutuklanarak yargılanmak üzere mahkemeye intikaline karar vermişti. Bu gazeteciler tutuklanarak Elazığ‟a gönderilen gazeteciler yapılan yargılama sonunda gazetecilerin beraatına karar verilmiştir.

Yargılamaların Açık Yapılması

Bu konuda yasal düzenlemelerde açık bir hüküm bulunmamasına karşın mahkemenin yargılamalarını açık yaptıkları anlaşılmaktadır. Ankara İstiklal Mahkemesi üyesi Kılıç Ali hatıralarında mahkemenin yargılamaları aleni yaptığını beyan ettiğine yukarıda değinmiştik. Genellikle gazeteler duruşma tarihlerinden önce duruşmaların konusu, yer ve saati konusunda halka bilgi veriyor, halk duruşmaları ilgi ile izliyordu. Köylerden bile izlemeye gelenler oluyordu.

Örneğin İzmir suikastı davasında mahkemeyi izlemeye yönelik taleplerin çok olması nedeniyle İzmir‟deki duruşmalar Elhamra Sineması'nda yapılmıştı. Kararın açıklanacağı gün kapılar 13.30 da açılmış heyetin saat 17.00 de gelecek olmasına karşın saat 15.00 da salon iyice dolmuştu. Mahkemenin yaptığı bazı yargılamalarda tutuklu sayısının çokluğu nedeniyle tutukluların tüm salonu işgal ettiği ve duruşmayı dinlemeye gelenlere yer kalmadığı durumlarda yaşanmıştır. Önemli davalar gazeteciler tarafından takip edilerek mahkemede yaşananlar ertesi gün gazetelerde haber yapılıyordu. Özellikle Cumhuriyet dönemi İstiklal Mahkemesi yargılamalarına ilişkin haberlere o zamana ait gazetelerde sıkça rastlanmaktadır. Bunlardan öne çıkan İstanbul‟da kurulan ve gazetecilerin yargılandığı davadır. Mahkemede yaşananlar ertesi gün İstanbul gazetelerinde haberler yapılmıştır.

Mahkemelerin Bağımsızlığı

Ankara İstiklal Mahkemesi üyelerinden Kılıç Ali İstiklal Mahkemelerinin Bağımsızlığından bahsederken “Aldığımız görevi Büyük Millet Meclisi‟nin manevi şahsiyetine layık bir şekilde hiçbir etki altında kalmadan yerine getirirdik. Görevimizi yaparken ne hatır dinlerdik, ne emir, ne gönül…” şeklinde beyanda bulunmuştur. Ancak kendi yazdığı hatıralarda bile olayın böyle olmadığı anlaşılmaktadır.

Kılıç Ali yine kendi hatıratında bir olayı şöyle anlatıyor: Ben İhsan Bey ile Mahkemeye gidip gelirken cepheye sevk edilen askerlerin kılık kıyafetlerinin perişanlığını görüyor ve ordunun durumuna üzülüyorduk. Akşam dönüşte Miralay Hulusi Bey'in evinin önünde gayet temiz giyinmiş sağlıklı dinç bir askerin odun kırmakta olduğunu gördük. Bu duruma kızarak tekrar mahkemeye döndük, Miralay Şevki Bey'in ve Fırka kumandanı Hulusi Bey'in tutuklanarak mahkememize sevkine dair bir tezkere yazdık. Milli Savunma Bakanı Kazım Beyin tutuklamaya izin vermediğini öğrenince Kazım Beyinde hemen mahkeme kararına muhalefetten tutuklanmasına karar verdik, Az Sonra Mustafa Kemal Paşa İhsan Beyle beni ikametgahına çağırdı. Çok sinirliydi. Yapılan görüime sonunda M. Kemal Paşa durum ile ilgileneceğini belirterek tezkereleri geri almaları konusunda telkinde bulunmuş, olay böylece kapanmıştır.

Mustafa Kemal'in zaman zaman İstiklal Mahkemelerinin yargılamalarına müdahale ettiği kayıtlardan anlaşılmaktadır. Buna örnek olarak zikredilebilecek bir diğer dava da, şark İstiklal Mahkemesinde yargılanan gazetecilere ilişkin davadır. Bu davada sanık olarak yargılanan Eşref Edip'in hatıralarında bahsettiği üzere mahkeme son savunmalarını aldıktan sonra gazetecilere Ankara‟ya telgraf çekerek Mustafa Kemal'den af dilemeleri telkin edilir. Her ne kadar bazıları “biz bir suç işlemedik ki ne için özür dileyeceğiz” diye itiraz etse de, itiraz edenler diğer arkadaşları tarafından ikna edilmiştir.

Sanık gazeteciler tarafından M. Kemal'e rejime sadakatlerini bildiren ve kendisinden af edilmelerini istedikleri bir telgraf çekilmiştir. Bu telgraftan sonra M. Kemal'in mahkemeye gönderdiği telgrafta, gazetecilerin pişman oldukları ve bu hususun mahkemece göz önüne alınmasını telkin ediyordu. Bu telgraflardan sonra yapılan karar duruşmasında M. Kemal'den gelen telgraftan da bahsedilerek sanıklar hakkında beraat kararı verilmiştir.

Gıyapta yapılan Yargılamalar

Mahkemelerin sanıkları gıyaplarında yargılayarak hüküm verdikleri sıkça rastlanan bir durum olmuştur. Ankara İstiklal Mahkemesi ilk olarak Sevr Antlaşmasını imzalayan Damat Ferit Paşa ve diğer imza sahipleri Hadi, Rıza Tevfik, Reşat Halis hakkında gıyabi yargılama yaparak idam kararı vermiştir.

Mahkeme düzenli orduya katılmayan ve Yunanlılara sığınan Çerkez Ethem ve arkadaşlarını da gıyaben yargılamış ve on iki kişiyi gıyaplarında idama mahkum etmiştir. Bunun gibi Kurtuluş savaşı dönemi İstiklal Mahkemeleri çeşitli gıyabi yargılamalar yapmışlar ve neticede tespit edilebilen 243 adet gıyabi idam kararı vermişlerdir.

Toplu Yargılama Yapılması ve Savunma Hakkı

İstiklal Mahkemeleri‟nin zaman zaman toplu yargılama yaparak karar verdikleri de oluyordu. Özellikle kurtuluş savaşı devam ederken getirilen asker kaçaklarının davaları toplu şekilde karara bağlanıyordu. Örneğin Konya İstiklal Mahkemesi 806 eri bir celsede toplu olarak yargılamıştı. Yapılan toplu yargılamalarda yeterince özen gösterilmiyor ve sanıkların savunma haklarına gereği gibi riayet edilmiyordu. Sanıkların kendilerine avukat tutmalarına nadiren rıza gösteriliyor. Bu Konuda talepler genelde reddediliyordu. Örneğin İzmir‟de suikast girişimi üzerine İstiklal Mahkemesi tarafından yürütülen yargılamalarda sanık olarak yargılanan İzmit Mebusu Şükrü Bey aleyhine yöneltilen suçlamalara karşı mahkeme heyetine bir Avukat tutmak istediğini söylemii, Mahkeme başkanı Ali Bey “İstiklal Mahkemeleri, dava vekillerinin cambazlığına gelmez. Mahkememizin derecatı yoktur. Ulus karar bekliyor. Ne diyeceğiniz varsa açıkça söyleyiniz. Avukatla falan geçirecek vaktimiz yok.” diyerek bu talebi reddetmiştir.

Karaların Kesin Oluşu

İstiklal Mahkemesi kararlarının niteliği, mahkemelerin kuruluşundan itibaren tartışılır olmuştur. Mahkemeyi ilk kez kuran Firariler Hakkında Kanun görüşmelerinde, mebuslar arasında mahkemenin idam yetkisine sahip olması ve bu kararın herhangi bir temyiz merciine onaylatılmadan uygulanacak olması milletvekillerinde tereddütlere yol açmıştır. Bu konudaki itirazlar, cephe komutanlarının ve Harp Divanlarının zaten bu yetkiye sahip olduklarından ve savaş şartlarında bunun gerekli olduğu yönündeki açıklamalarla giderilmeye çalışılmıştır.

Faaliyetlerine başlayan İstiklal Mahkemeleri'nin uygulamalarına ilişkin şikayetler meclise kadar ulaşıyor ve mecliste tartışmalara yol açıyordu. Örneğin Kastamonu İstiklal Mahkemesi göreve başlarken yayımladığı beyannamede asker kaçaklarının bulunamaması durumunda yakınlarının askere götürüleceği, yoksa mahalle veya köyünden iki yüz lira para cezası alınacağı, mal ve mülkünün yakılıp yıkacağı veya müsadere edileceği bildirilmiş ve bu yönde uygulamalar yapmıştı. infial uyandıran bu uygulamalar üzerine İçişleri Bakanı, 07.02.1921 tarihinde B.M.M.'ne bir yazı göndererek “bu kabil kararların bütün vatanda uygulamasının önüne geçilmesi için bir karar alınmasını istemiştir.

Kuruluşundan 31 Temmuz 1922 yılında çıkarılan İstiklal Mehakimi Kanunu'na kadar idam dahil kararları kesin olan ve hemen uygulanan İstiklal Mahkemeleri‟nin idam kararları, bu kanunun kabulünden sonra Büyük Millet Meclisinin onayına bağlanmıştır. Ancak Şeyh Sait isyanının çıkmasından sonra meclisin aldığı 04.03.1925 tarih ve 117 sayılı kararında iki İstiklal Mahkemesi kurulmasına karar verilmişti. Bu mahkemelerden Şark İstiklal Mahkemesi ayaklanma bölgesinde verdiği idam kararlarını TBMM onayına gerek olmaksızın uygulama yetkisi ile donatılmış, Ankara İstiklal Mahkemesi‟nin vereceği idam kararlarının TBMM‟nin onayı ile uygulanmasına karar verilmiştir.

Ceza Mahkemesinde “Vicdani Kanaate Göre Karar…”

Araştırmacıların beyan ettiği üzere İstiklal Mahkemeleri hukuk kurallarını bir kenara bırakarak vicdani kanaatine göre hüküm tesis ediyorlardı. Aybars bu durumu şu sözlerle ifade ediyor “Mahkemeler vicdani kanaatlerine göre karar verme yetkisine sahip olup delil aramasına gerek yoktu.” İçin hukuk sınırlarından çıktığı aşamada bu noktada başlamaktadır. Zira hükmün, hele de ceza yargılamasında bir hükmün hukuk kuralları yerine vicdani kanaate bırakılıyor olması bir hukukçu mantığı ile asla açıklanamaz.

İstiklal Mahkemeleri konusunda çalışma yapan Velidedeoğlu bir yazısında İstiklal Mahkemelerin çalışmalarının evrensel hukuk ilkeleri ile açıklanamayacağını şöyle dile getirmiştir. “İstiklal Mahkemeleri hukuk mahkemeleri olmadıkları için çalışmaları hukuk ilkeleri ile bağdaşmıyordu. İnsan hakları ve özgürlükler gibi klasik demokrasi ilkeleri söz konusu değildi. Çünkü devrim mahkemeleriydiler. Türk sivil ve askeri yöneticilere emir vermek ve bu emirleri yerine getirmeyenleri de cezalandıracak yetkiye sahip olduklarından büyük moral güçleri vardı. Özellikle idam kararlarını temyiz olmadan derhal uygulamasından dolayı yarattığı korku sebebiyle “Tedhiş Mahkemeleri” olarak değerlendirilebilir.”

Kanunların Geriye Yürümezliği” Kuralının Uygulaması

Ceza hukukunun evrensel ilkelerinden biride “fiil işlendiği tarihte suç sayılmayan bir eylemden dolayı kişi cezalandırılamaz.” kuralıdır. Ankara İstiklal Mahkemesinin verdiği bazı kararlarında bu kuralı dikkate almadığı açıkça görülmektedir. Örneğin: İskilipli Atıf Hoca, Şapka Kanunu'nun çıkmasından 1,5 yıl kadar önce Frenk Mukallitliği ve şapka adlı otuz iki sayfalık bir kitap yazmış ve Milli Eğitim Bakanlığı‟na onaylatarak bastırıp satıça sunmuştu.

25 Kasım 1925 tarihli Resmi Gazete‟de yayınlanan "Şapka İktisâsı Hakkındaki Kanun"un TBMM'de kabul edilmesiyle kitap yasaklandı. Toplatılarak dağıtımı durduruldu. İstiklal Mahkemelerinde şapka eylemleri ile ilgili yargılamalar devam ederken isyanların çıktığı şehirlerde yapılan aramalarda İskilipli Atıf Hoca'nın "Frenk Mukallitliği ve şapka" isimli risalesi bulunup, tutuklanan bazı sanıkların ifadeleri doğrultusunda gizlice dağıtılmak suretiyle okunduğu iddia edildi. Bunun üzerine İskilipli Atıf Hoca 7 Aralık 1925'te tutuklandı ve Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından Giresun'a sevk edildi. Söz konusu eserini, ilgili kanunun çıkmasından yaklaşık bir buçuk yıl önce yazmış olması ve suçunun sabit görülmemesi üzerine berat ettiyse de serbest bırakılmayarak İstanbul'a getirildi, oradan da tekrar Ankara'ya sevk edildi.

Ankara İstiklal Mahkemesinde başlayan yargılama süresince risalenin dağıtımı ve satışını gizlice yapmakla suçlandı. İskilipli Atıf Hoca, tüm bu suçlamaları ret ederek, kanunun çıkışı sonrasında bunları yapmadığını, zaten risalenin 1924 yılında Milli Eğitim Bakanlığı'nın izniyle basıldığını ifade etti. Ayrıca yargılama ile hiçbir alakası olmadığı halde 31 Mart Vakası, Teali İslam Cemiyeti Başkanlığı gibi konular gündeme getirilerek yapılan asılsız suç isnatlarını delilleriyle çürüttü.

Nihayet 3 ġubat 1926'da yapılan celsede Savcı Necip Ali Bey, Anadolu'nun çeşitli yerlerinde şapka giyilmesi yüzünden bazı olayların çıkmasına sebep olmalarından dolayı tutuklanarak İstiklal Mahkemesi'ne verilen sanıklardan Babaeski Müftüsü Ali Rıza Hoca'nın idamını, içlerinde İskilipli Atıf Hoca'nın da bulunduğu on sanığın üç senden on beş seneye kadar kürek cezasına çarptırılmalarını istedi. Aynı gün verilen kararda Türkiye Cumhuriyeti Teşkilat-ı Esasiyye Kanunu'nu tamamen veya kısmen tağyir... ve ifa-yı vazifeden men'ine cebren teşebbüs edenler idam olunur" hükmüne dayanarak İskilipli Atıf Hoca ve Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi'nin oy birliği ile asılarak idamlarına ve diğer sanıklar hakkında farklı cezalar verilmesine hükmetti. Ardından derhal infazlara geçilerek sanıkların sevki yapılırken, idama mahkûm edilen Atıf Hoca ve Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi 4 ġubat 1926'da gece sabaha karşı eski meclis binası önünde asıldı.

Mahkemeler Hangi Kanunu Uyguluyordu?

İstiklal Mahkemelerinin kuruluşunun ardından toplanan üyelerin çalışma ilkelerini belirledikleri ve yayınladıkları bir beyanname ile bunu görev yapacakları bölgelerde ilan etmişlerdi. Çalışmamın önceki bölümünde üyelerin bu beyanname ile hiçbir kanun maddesine bağlı kalmadan herkesi yargılayıp ceza verme yetkisine sahip olduklarını da ilan ettikleri hususuna değinmiştik. Bu noktada mahkeme hiçbir kanun maddesi belirtmeksizin karar tesis edip uygulama yetkisini kendisinde görmekte idi.

Özel bir mahkeme olan İstiklal Mahkemesi'ni kuran 21 Eylül 1920 tarihli Firariler Hakkında Kanun'da “…mülki ve askeri kavaninde mevcut ahkam ve ind-el-icap diğer gûna mukarrerat-ı cezaiye müstakilen hüküm ve tenfiz etmek üzere…” diyerek mahkemelerin yargılamalarda Osmanlı Devleti tarafından çıkarılmış mevcut kanunları uygulayacağına değinilmişti.

Bunların başında o tarihte yürürlükte olan 1858 Tarihli Ceza Kanunudur. Ancak mahkemelerin bazı kararlarında herhangi bir kanuna veya maddeye atıf yapmadan mahkemede oluşan kanaate göre hüküm verdiği görülmektedir. Genellikle Hakkında Kanun ve Hıyaneti Vataniye Kanununa göre hüküm vermekte iseler de; bazen 1858 Ceza Kanunu Hükümlerine atıf yaptıkları olmuştur.  Örneğin İzmir suikastına ilişkin yapılan yargılama sonunda verilen kararda bu kanunun 55,56 ve 57. maddelerine değinilmiştir.

SONUÇ

İstiklal Mahkemelerinin olağanüstü dönemin ve şartların ortaya çıkardığı bir kurum olduğu bir gerçektir. Olağanüstü dönemlerin kendine özel şartlarının bulunduğu ve bu dönemlerde hukuk dışına çıkılabileceği kabul edilse bile “masumiyet karinesi”, “suç ve cezada orantılılık”, “sanığın savunmasının alınmaksızın karar verilememesi” gibi yüzyıllardır uygulanan ve ceza yargılamasının temeli olarak kabul edilen ilkeler uygulanmaksızın verilen kararlar, insanlarda adaletten çok zulüm algısı oluştururlar. İstiklal Mahkemelerinde çoğunluğu hukukçu bile olmayan üyelerin vermiş olduğu birçok kararda bu ilkelerin ihlal edildiği görülmüşür. İstiklal Mahkemeleri yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti‟nin inşasında, Türk siyasi hayatında ve Türk toplumunun şekillenmesinde önemli rol oynadığı söylenebilir.

Genel olarak mahkemenin hukuki durumunu ortaya koymak gerekirse: Sanıkların çoğu zaman avukat tutmalarına izin verilmemiştir. Karar verilirken hangi kanunun uygulanacağı belli değildir. Sanıklar mahkemeye çıktığı zaman bir olayla değil tüm hayatlarıyla yargılanmışlardır. Zaman zaman sanığın suçlu bulunması için vicdani kanaat yeterli olmuştur. Ayrıca verilen karara itiraz edilebilecek bir temyiz mercii yoktur. İdam dahil kararları, derhal infaz edilmiştir. Hatta sanığın gıyabında yargılama yapılarak karar infaz edilmiştir.

Ne yazık ki bir hukukçu gözüyle yapılan bu çalışma neticesinde İstiklal Mahkemeleri hakkında ulaştığımız kanaat; Özellikle Cumhuriyetin ilanından sonra kurulan mahkemelerin rejimin sağlamlaştırılması için bir araç olarak kullanıldığı, evrensel hukuk ilkelerini uygulamayan bir olağanüstü dönem mahkemeleri olduğu yönündedir.

Mahkemelerinin bu niteliklerini Uğur MUMCU bir makalesinde şöyle açıklamaktadır. “İstiklal Mahkemeleri mahkeme sayılmazlar. Bunlar savaş ve ihtilal dönemlerinde rastlanan anti demokratik infaz kurumlarıdır.”


Kaynak: Arş. Gör. İbrahim ÜLKER
Google+ paylaş

Benzer Konular :

    Yorum yapın
    Facebook yorumları

0 YORUM YAPILDI. Görüşünüzü belirtin ! :

Yorum Gönder

►Bir profiliniz yoksa "Yorumlama biçimi" seçeneğinden "Adı/URL" kısmına isminizi yazarak (url zorunlu değil) veya "Anonim" bölümüne tılayarak yorumunuzu yazabilirsiniz.